Tehlikeli Oyun - Die Welle
Afişi Büyütün
İzleyici Sayısı 11.514
Hasılat 102.855 YTL
Tehlikeli Oyun - Die Welle
Yönetmen Dennis Gansel
Oyuncular Jürgen Vogel, Frederick Lau, Max Riemelt, Jennifer Ulrich, Christiane Paul, Elyas M'Barek, Cristina do Rego, Jacob Matschenz
Senaryo Dennis Gansel, Peter Thorwarth
Yapımcı Nina Maag
Görüntü Yönetmeni Torsten Breuer
Prodüksiyon Tasarımı Knut Loewe
Kostüm Tasarımı Ivana Milos
Sanat Yönetmeni Petra Ringleb
Kurgu Ueli Christen
Özgün Müzik Heiko Maile
Yapımcı Şirketler Rat Pack Filmproduktion GmbH
Türkiye Dağıtımı Umut Sanat
Gösterim Tarihi 9 Mayıs 2008
Film Arşivi
Tehlikeli Oyun - Die Welle Yapım Bilgileri   Bu sayfayı Facebook'ta paylaşın
Lisede Mutlak İtaat deneyi ve sonrası...
Bir lise öğretmeninin diktatörlüğün insanları nasıl etkisi altına aldığını ve bunun toplumsal yansımalarını öğrencilerine anlatabilmek için giriştiği deney, giderek kontrolünden çıkıp istenmeyen sonuçlara yol açar.
Günümüz Almanyası… Lise öğretmeni Rainer Wenger (Jürgen Vogel), proje haftasında, Totaliter hükümetlerin nasıl işlediğini öğrencilerine anlatmak için bir deney yapmayı tasarlar ve farklı kimliklere bürünmeyi içeren bu oyun ile trajik sonuçları da  böylece oluşmaya başlar.
Birkaç gün içinde, disiplin ve toplum gibi zararsız kavramlarla başlayan bu olay dalga dalga yayılan gerçek bir harekete dönüşür ve oyunun bir parçası olan öğrenciler diğer arkadaşlarını ötekileştirip tehdit etmeye başlarlar. Bir su topu maçında bu ayrışım şiddete dönüşünce öğretmen, deneye son vermeye karar verir ama artık çok geçtir. Artık olay kontrolünden çıkmıştır.
Her Alman gencinin bildiği kitap...
Morton Rhue'nin `'The Wave'' adlı eseri 20 yılı aşkın bir süredir klasik bir  gençlik  romanına dönüşmüş ve Alman okullarında okunması zorunlu kitaplar arasında yer almıştır.
1967 yılında Palo Alto California Cubberley lisesinde tarih öğretmeni olan Ron Jones ve öğrencilerinin başından geçen gerçek bir olaydan yola çıkılarak yazılmış olan bu romandan uyarlanan filmin yapımında Jones da danışman olarak görev almıştır.
Almanya'nın önde gelen yapımcılarından  Christian Becker ( Hui Buh - The Goofy Ghost) ve ödüllü Alman yönetmen Dennis Gansel (Before The Fall), gerçek bir olaya dayanan bu öyküyü güncelleştirip çağdaş ve gerçekçi bir filme dönüştürürlerken, olayın gerçek kahramanı  Ron Jones'un  kaleme aldığı kısa öykü, senaryonun temelini oluşturmuştur.
Dennis Gansel, bu sürükleyici hikayeyi dostu ve meslektaşı yönetmen Peter Thorwart (“Beng Boom Bang”, İf It Dont Fit, Use a Bigger Mammer”) ile birlikte geliştirerek,  hikayeyi günümüz Almanyasında sıradan bir şehrin normal bir okuluna taşıdı.
The Wave /  Tehlikeli Oyun'un  çekimi 2007 Temmuz - Ağustos aylarında Berlin ve civarında gerçekleşti. Berlin-Brandenburg Medya Kurumu ile Federal Film Kumu (FFA - DFFF)  tarafından desteklendi.
Deney...
1967 sonbaharında Palo Alto daki Cubberley lisesinde Ron Jones adında  bir öğretmen sınıfında bir deney gerçekleştirdi. Ulusal sosyalizm konulu bir ders sırasında bir öğrenci, öğretmenin cevaplayamadığı bir soru sordu.''Alman toplumu Yahudi katliamından nasıl haberleri olmadığını iddia edebildiler? Şehir halkı, tren kondüktörleri, öğretmenler, doktorlar nasıl kamplar ve katliam hakkında bilgileri olmadığını iddia ederler? Yahudilerin komşuları veya arkadaşları tüm bunlar olurken orada olmadıklarını nasıl söylerler?'
Ron Jones, o anın dürtüsüyle bir sınıf deneyi gerçekleştirmeye karar verir. Sınıfta katı bir  disiplin uygulamaya başlar, özgürlükleri sınırlar ve öğrencilerden bir birlik oluşturmalarını ister. Hareketin adı üçüncü dalgadır. Öğrencilerin, kendilerinden istenenlere içtenlikle itaat etmeleri Jones'i  oldukça şaşırtır ve sadece bir gün sürmesi planlanan bu deney kısa zamanda bütün okula yayılır.
Muhalifler dışlanır, aynı grubun üyeleri birbirlerini gözetmeye, gruba katılmayı reddeden öğrenciler de dövülmeye başlanır. Beşinci gün Ron Jones “Deneye” son vermek zorunda kalır.
Aşırı İtaat Fenomeni
Üçüncü Reich zamanında olduğu gibi bir otoriteye aşırı itaat, günümüzde bilimsel olarak hala tam anlaşılmış değil. Sosyal psikoloji alanında, insanların grup halindeki tutumları konusunda bilinen birkaç araştırmanın sonuçları da oldukça rahatsız edici.
Bu araştırmaların en ünlülerinden biri, tutukluluk halinde insan davranışlarını araştıran ve 1971 yılında yapılan “Stanford Hapishane” deneyidir. Bir diğeri de 1962 de psikolog Stanley Milgram'ın, sıradan vatandaşların yetkililer tarafından verilen ve kendi inançları ile vicdanlarını aşan, emirlere uyma istekleri konusunda yaptığı “Milgram Deneyi” dir.
“Stanford Hapisane Deneyi” ni yöneten Philip Zimbardo kendi bulguları ile Abu Ghraib'deki  Iraklı esirlerin  davranışları arasında benzerlikler buldu.
Yapım Notları
`Konu peşimi, bırakmadı. Hep merak ettim. Bu tür şeyler hala başımıza gelebilir mi diye? Özgür ve bir bilgi toplumu olan Modern Almanya'da Nazizm  ve Üçüncü Reich hakkında bu kadar çok konuştuğumuz bir yerde acaba yine bu duruma düşer miydik? Bu çok ilginç bulduğum ve araştırmak istediğim bir soruydu.”  Dennis Gansel
The Wave'i Almanya'da geçen bir filme dönüştürme fikri bir arkadaş yemeğinde ortaya çıkar. Yönetmen Dennis Gansel, Cubberly lisesinde gelişen olayları çok ilginç bulduğunu ve büyük ekrana adapte etmek istediğini söyler. “Bir daha bu konu konuşulmadı.” diye anlatıyor yapımcı Christian Becker. “.Ama asla unutmadım. Bu yüzden hakları elde etmeye çalıştım. Başta Dennis'e bile söylemedim. Çünkü  başaramazsam hayal kırıklığına uğramasını istemiyordum.
Araştırma onu dünyanın öbür ucuna götürür. Klasik gençlik romanı The Wave'in Alman ve Amerikalı yayımcısı Morton Rhue'dan Hollywood yapım şirketlerine ve çeşitli ajanlara… Sonunda Becker ve yapım şirketi RatPack, kendini Sony'nin kapısında bulur. Constantin Film'in Almanya'nın önde gelen yapımcılarından Martin Moszkowicz'in yardımıyla romanın film haklarını elde etmeyi başarır. Deneyi gerçekleştiren ve olayı birebir yaşayan Ron Jones, Alman yapımcının azmine hayran kalır. “Christian inanılmaz. Yani kim 2 yılını bir hayalin peşinden koşmaya ayırır? İhtiyacımız olan cesaret bu. Birçok Amerikalı yapımcı yıllarca bu hikayeyi yapmak istedi ama haklarını almadılar… Bu rüyayı gerçeğe dönüştürmek için Dennis Gansel ve Peter Thorwarth gibi adamlar gerekiyor.''
Dennis Gansel ve senaryoyu yazmaya yardım etmesi için aralarına katılan film okulundan eski arkadaşı Peter Thorwarth için bu senaryo yazım süreci Hannover ve Unna'daki kendi öğrencilik günlerine bir yolculuk oldu. Gerçek hayattaki karakterleri anlatmaya çalışıyorduk. Bir Karo bir Jens veya bir Dennis… Bunlar Peter Thorwarth veya bana veya okula beraber gittiğimiz insanlara çok yakın karakterler.Bizim amacımız hayali karakterler yaratmak değildi. Gerçekten var olan insanlardı.''
Olayların tanığından, doğru yolda olduklarının onayını alırlar.
Ron Jones, 2007 yazında Almanya'daki seti ziyaret ettiğinde, kendini 1967 yılına ışınlanmış gibi hisseder. `'Burada sette olup aktörleri seyretmek geçmişimden hayaletleri seyretmek gibi.''
Yapımcılar, filmi hayali bir kasabada geçirmeye karar veririler. Rat Pack yapımcısı Nina Maag bu konuda şöyle diyor: “Olayı bütünlüğünü bozmadan, hayali bir çevreye oturttuk. İnsanların rahat yaşadıkları ve çocukların zamanımıza oranla daha güvenli ve korunaklı yaşadıkları bir çevreydi bu...''
Senaryo yazarları, 1967 de Palo Altoda olduğu gibi filme Nazizm ile ilgili bir tartışmayla başlamaya karşı çıkarlar.''Otokrasi aslında despotluğun alt kategorisi.'' diyor Dennis Gansel. Elbette faşizmle ilgili konuşmalara neden oluyor. Ama doğrudan böyle diyen bir öğretmen: `Bugün faşizmi konuşacağız' kendinden çok şey vermiş oluyor. Otokrasi demek, başta daha zararsız geliyor. Sosyal mekanizmaları aynı olsa bile.'' Doğal olarak senaryo yazarları, ulusal sosyalizmin Alman okullarında önemli bir konu olduğunun bilincindedirler. Ve bunu hikayede kullanırlar. `'Ben okula gittiğimde Naziler ve Üçüncü Reich devamlı karşımıza çıkıyordu, Tarihte, politik bilimde,dinde, edebiyatta ve biyolojide bile.Bir yerden sonra bundan bıkıyorsunuz ve artık yetti diyorsunuz . Tamam anladık  bir daha olmaz.'' Ve işte  tehlike burada  diyor Peter Thorwarth.
Bu işin içinde olan herkes için bir şey çok açıktı: Bu hikaye, ana karakterin inanılırlığına bağlıydı. İki filmci, lise öğretmeninin kim olmasını istediklerini tartışıyorlardı. Sonunda  Alman yıldız Jurgen Vogel'de karar kıldılar. Gerçek, işçi sınıfının uyduruk olmayan karakterlerini oynamakla ün yapmıştı. Yapacağı belli olduktan sonra rol onun üstüne kuruldu.
`'Çok açık ve liberal bir öğretmen olması gerektiğini söyledik, öğrencilerin sevip güvendiği biri, sonunda kendi deneyi tarafından yutulan biri. Sonuçta karakter yaşlı bir rokçı oldu, tıpkı Ron Jones gibi.Bu işe girerken bilmiyorduk ama kendisini anarşist olarak tanımlıyordu” diyor Nina Maag. “Ron, o zamanlar çok liberal bir öğretmendi ve biz de öğretmenimizi böyle yazdık: İşçi sınıfından gelen biri, züppe bir başöğretmen tipi değil. Atletizm dersi veren, çocuklarla iyi geçinen, onlara isimleriyle hitap eden biri… Öğrenciler onun derslerini seviyorlar ve sırf o veriyor diye zor dersleri gönüllü olarak alıyorlardı.”
Christiane Paul, eş olarak en iyi seçimdi. Anke Wagner, bu konuda şunları söylüyor : “Kendine güvenen ve dinamik bir karakter. Aynı zamanda çok sıcak ve sosyal. Paul hamile kaldığında bebek senaryoya eklendi.”
Öğrencileri seçmek uzun sürer. Yapımcılar sınıf tamamlanana kadar, bir yıl boyunca genç aktörlerle görüşürler. Genç erkek aktörlerden bazılarının su topunda inanılır bir performans sergilemeleri de gerekmektedir. Bu süreci, “Rollerini dolduracak, karizmatik aktörler arıyordum'' diyerek özetliyor Dennis Gansel.
Su topu sahnelerinin çekimi, filmin en büyük zorluklarından biridir. Yazları kapalı havuzlarının ısısı rahatlıkla 38 C dereceye çıkmakta, buna 80% `i bulan nem eklenince su topu çekimleri oyuncular ve çekim ekibi için gerçek bir antremana dönüşür. Giderek yıpratıcı sıcağa bazı oyuncular ile çekim ekibinin okul çocuklarını anımsatan huzursuzluğu eklenir. Çekimin aslan payı gerçek bir lisede gerçekleştirilmesi bazılarının anılarını canlandırmış gibidir. “Devamlı okulda olmak çok garipti, Sanki tekrar dersteydim” diye ifade ediyor bu durumu Cristina Do Rego. Max Riemelt de  “Kesinlikle” diye ekliyor. “Sınıfa oturur oturmaz uykum gelmeye başlıyordu. Eski alışkanlıklar geri geliyor, hemen sızmaya başlıyordum. Ben hep böyle yapardım. Geri kalanını da kötü havalandırma halletti.''
`'Kusursuz'' diye düşünür yönetmen Dennis Gansel. “Hala 17 yaşında sınıfta oturmanın nasıl bir şey olduğunu çok iyi hatırlıyordum. Öğretmenlerle aramızda olup bitenler, okul seyahatlerine çıkmak, kime aşık olduğun, kiminle tartıştığın ve dostluklar... Çok ender olarak  lisedeki kadar yoğun şeyler yaşadım. Christian, Peter ve ben bu duyguyu tekrar yakalamak istiyorduk. Ne kadar gerçekçi ve inanılır olursa o kadar iyiydi. Oraya perdeye yansıtmak istediğimiz buydu.''
Dennis Gansel ve görüntü yönetmeni Torsten Breuer de görsel olarak sınıfın ve bu tecrübenin parçası olmayı yakalamaya çalışırlar. “Kendimi sınıfta hissettim, her şeyi dışarıdan seyrediyor gibi değil de parçasıymışım gibi'' Ron Jones, filmin ilk çekimlerini izledikten sonra duygularını bu şekilde ifade eder.
Doğru yeri ararken, yapımcılar ile set tasarımcısı Berlin ve civarında düzinelerce okul gezerler. Modern ve çekici bir lise ararlar. Sonunda aradıklarını Berlin dışında Brandenburg eyaletinde Dallgow-Döberitz'te bulurlar. Marie Curie spor salonu The Wave için kusursuz mekandır. Öğrencilerin çoğu, yazılarını filmde figüranlık yaparak geçirmekten memnundur. Seti ziyaret edenlere göre aktörler ve öğrenciler kısa sürede bir öğrenci denizi oluşturmuştur. Ivana Milos'un kostümlerinin tasarımcısı Nina Maag için bu iyiye  işaretti “17 yaşındakilerin yetişkin gibi göründüğü filmlerden yapmak istemiyorduk. Bugünkü çocukların giyindiği gibi görünmelerini istiyorduk.” Bunun için moda avcıları gibi bir sürü okulu önceden gezerler.
Son sahne 38 günlük çekim sonrasında çekilir. 2007 Temmuz'undan Ağustos'una. ”Çekim son derece iyi gitti, film oldukça büyük bir yapım olduğu, oyuncu ve yer seçimi için çok çaba harcadığımız halde'' diye noktaladı Christian Becker. `'Harika zaman geçirdik. Ekip harikaydı, çok eğlenceliydi. Büyük bir aile gibiydik. Bitmiş halinden de bu sürecin çok eğlenceli olduğunu ve sonucun organik ve doğal olduğunu görebilirsiniz. Kameranın önünde ve arkasında. Bu hikayeyi çok gerçekçi kılıyor.”
Röportajlar
Senarist ve yönetmen Dennis Gansel ile röportaj
“Before The Fall”  filmini yaptıktan sonra The Wave ile tekrar Nazi Almanya'sına dönüyorsunuz. Bu bir rastlantı mı yoksa özel hobiniz mi?
Bu konu hep ilgimi çekmiştir. Faşizm tekrar ortaya çıkabilir mi? Faşist sistem nasıl işliyor, insanlar nasıl yoldan çıkıyorlar? Bu sorular benim için hep büyüleyici oldu. Sanırım kendi aile tarihimlede ilgisi var. Büyükbabam Üçüncü Reich döneminde subaydı. Babam ve iki amcama birçok sorun yaratmış bir durum. Gençliğimde o durumda ben nasıl davranırdım diye kendime çok sordum. Before the Fall filminde `'O zamanlar nasıldı? Naziler insanları nasıl yönlendirip, yoldan saptırıyordu?” sorusu ile uğraştım. Dalga'da soru: Günümüzde nasıl yolumuzdan saptırılabiliriz? Faşizm nasıl yürüyebilir? Bugün böyle bir şey mümkün olabilir mi? Bu tür bir şey normal bir Alman okulunda bugün ve şimdi tekrar olabilir mi?
Böylesi bir deneyin sizi bu kadar etkileyip filmini yapmak istemenize sebep olan neydi?
The Wave romanını ilk okuyuşumu çok net hatırlıyorum. Okurken kendinize sorduğunuz ilk soru “Ben olsam ne yapardım? Olaya katılır mıydım?” olacaktır. Elbette kendinize, bu çok zaman önceydi, 1960 Amerika'sında belki o zamanlar geçerli bir sorundu. Ama günümüz, Almanya'sında, imkansız diyeceksiniz. Ancak sanırım bundan fazlası var. Bizim başlangıç noktamız da buydu. Hikayeyi günümüzün modern Almanya'sına taşıyalım ve “Bu tekrar olabilir mi?” sorusunu irdeleyelim dedik.
Hikayeyi nasıl araştırdınız?
Ron Jones'un orijinal notları vardı, elbette. Deneyin nasıl yürüdüğünü oldukça iyi biliyorduk. Ama hikayeyi günümüz Almanyası'na taşımaya karar verdiğimizde bunu bir Alman hikayesi olarak yeniden düşünmemiz gerekti. Almanya'da, ikimiz de benzer çevrelerde yetiştiğimiz için olay, bizim gittiğimiz gibi bir okulda geçsin dedik. Filmde, benim birlikte okula gittiğim tipler var. Peter Thorwarth'ın beraber okula gittiği tipler var. Sahip olmak isteyeceğimiz öğretmenler var; bazılarının dersinde de bulunduk. Gerçek hayata bakış açımız çok yardımcı oldu. Sonra hikayeyi bu karakterlere uydurarak geliştirdik. Belli durumlarda ne yapacaklarını hayal ettiğimiz şekilde. Sonrası doğal olarak gelişti.
Sizce deneyin başarısı öğretmenin popülerliği ve kabul edilebilir biri olmasına mı bağlı?
Öğretmen olarak çok karizmatik birinin seçilmesi elbette faydalı oluyor. Lider olan gerçek lider niteliklerine sahip, insanları ikna edebilecek, öğrencilerin hayran olduğu biri. Bence kurduğu faşist sistem, psikolojik olarak öylesine alçakça ve kötülük dolu ki her an her yerde tekrarlanabilir. Daha önce hiç sorumluluk üstlenmemiş birine sorumluluk verin… Öğrencilere yeni alanlar açan bir topluluk kurun. Onları ayrıştıran farklılıkları ortadan kaldırın, herkese kendini yüceltecek fırsat verin. Bence bu her yerde işe yarayabilir. Özellikle okul sistemi gibi bir ortamda. Liseye giden herkes nasıl olduğunu bilir. Popüler çocuklar, sosyal liderler, üstün asta hükmettiği sistemde en tepede yer alırlar. Utangaç veya ilk bakışta fark edilmeyen öğrencilerin şansı pek olmaz. Bence bu sistemi alıp bir gecede oluşturursanız yine işe yarardı.
Modern toplumumuz bireysellik üzerine kurulu. Kalabalıktan çıkma ihtiyacı mı The Wave gibi bir deneyi mümkün kılıyor?
Ben gençken hep kendimi özdeşleştirebileceğim bir şey olmasını istedim. 60'lardaki öğrenci hareketi yüzünden annemle babama gıpta ediyordum, bir çeşit ortak amaçları vardı, dünyayı değiştirip bir fark yaratmaya çalışıyorlardı. Ben 80 ve 90'larda büyüdüm. Binlerce politik hareket ve grup vardı ama gerçek yön yoktu. İçten heyecanlandıracak bir şey yoktu, bu gerçekten eksikliğini hissettiğim bir şeydi. Bence günümüz çocukları da aynı şeyleri hissediyor. Yani kendimizi sırf müzik ve giyimle tanımlayamayız. Bence insanların güce karşı derin bir istekleri var. Her geçen gün büyüyen bir istek. Bireysellik modası ve toplumun bölünüp  parçalara ayrılması sonsuza dek süremez. Bir nokta da dev bir vakum oluşacak ve tehlikeli bir şey ortaya çıkıp o boşluğu doldurmaya çalışacak.
Ron Jones, The Wave'den büyük heyecan duyuyor. Bunun sizin için anlamı ne?
Elbette ki bu bizim için çok anlamlı… O başlangıç noktası, orijinal deneyin yaratıcısı. Hikayenin çoğu onun tecrübelerine dayanıyor. Neredeyse ürkütücü denecek şekilde. Rainer (Jürgen Vogel) ve eşinin (Christiane Paul) bir tekne evde yaşamasını planladık. Eşi de öğretmendi ve aralarında fikir ayrılığı oluyordu. Ron'a ilk çekimleri gösterdiğimde,''Bu inanılmaz, ben de bir ağaç evinde yaşadım ve eşimle şu ve şu tartışmaları yaptım, tıpkı filmdeki gibi'' dedi. Bunu bilmemize imkan yoktu, o sahneleri tamamen içgüdüsel olarak yazdık. Senaryoyu yazarken Ron Jones'un 60'lı yıllarda yaşadıklarıyla örtüşen sahneler bulduk. Bu elbette bizim için inanılmazdı. Hayali bir film yapsak bile karakterlerde psikolojik açıdan olabildiğince gerçek ve inanılır olmaya çalışıyoruz. Ron Jones'un hikayeye yüzde yüz inandığını söylemesi umabileceğimiz en büyük ödül.
Chistian Becker ile söyleşi ( Yapımcı)
The Wave,  dostlar arasında gerçekleştirilmis bir proje: Dennis Gansel senaryoyu  Peter Thorwarth ile ortaklaşa yazmış ve filmi yönetmiş.  Siz şirketiniz Rat Pack ile prodüksiyonu üstlenmişsiniz. Nina Maag`da yapımcı olarak katılmış. Hepiniz sinema okuluna birlikte gitmişsiniz. Bu filmde, okul arkadaşları nasıl bir araya geldi?
Dennis'le ben The Wave'i gerçekleştirmeyi yıllar önce düşünmüştük. Hikayenin film çekme haklarını alabilmek için dünyanın altını üstüne getirdim yıllar boyunca. Bu arada Dennis'te  senaryo haline getirme çalışmalarını başlatmıştı. Farklı bir bakış acısı getirmesi için sonradan aramıza Peter Thorwarth'ı da aldık. Üçümüz de Münih sinema okulundan tanışıyorduk. Ben Peter'le birlikte, “Bang Boombang“, “If It Don't Fit, Use A Bigger Hammer” ve Goldene Zeiten'ı yapmıştım.
Dennis'le de yapımı Nina Maag'la paylaşarak, The Phantom'u çevirdim.  Dördümüz yakın arkadaştık, işin hoş yanı ben prodüksiyon şirketimi hep böyle düşünmüştüm. Rat Pack (Hergeleler) adını boşuna koymadık şirketimize!!! Hepimiz birlikte çalışan, birlikte eğlenen ve birlikte büyüyüp gelişen arkadaşlarız. Peter, bu filmin senaryo çalışmalarında Dennis'le işbirliği yapmış olduğu için çok gururlu. Peter, kömür ve çelik bölgesi Ruhr doğumludur, temaları daha çok mavi yakaya, işçi sınıfına dönük, aksiyon ve komedi türüdür. Dennis, büyük ve ciddi filmler yapar. Daima kişisel bir görüş ve profesyonel açılar var. Ama uzlaşmayla ve kişisel egoları bir yana bırakınca ne kadar başarılı sonuçlar alınabildiğini görmek çok ilginç oldu.
Rhon Jones, Morton Rhue'nın romanıyla kendini asla bütünleştirmiyordu. Nasıl oldu da  sizin yaklaşımınıza ikna edebildiniz onu?
Biz hikayeyi birkaç değişik açıdan anlattık. Bu çok daha çağdaş ve modern bir yaklaşım. Ron Jones'un en çok sevdiği bu oldu. Bu filmi, tarihi sorumlulukları ve hatta suçluluk duyguları olan Almanların yapmasına, film haklarını Hollywood'un almamış olmasına sevindiğini söyledi.
Aslında bu hikayede anlatılan deney 1967'de Palo Alto'da, Cubberley Lisesi'nde  yapılmıştı.  Neden  olayların Almanya'da geçmesini yeğlediniz?
İlk günden beri, çağdaş Almanya'nın genç nesline hitap edebilmek ve  hikayeyle aralarında bir bağlantı kurabilmelerini sağlamak için  olayların Almanya'da geçmesini istedik: “ Heyyy! ben bu kişiyi tanıyorum, tam da bana benziyor! Böyle davranan çok kişi biliyorum “ diyebilmelerini istedik. Hikaye, geçmişte ya da Amerika'da geçiyor olsaydı, istediğimiz kadar çabuk etkili ve inanılır olmazdı. Filmin başka bir özelliği de, tam olarak nerede geçtiğini hiç belirtmemiş olmamız. “Berlin bir sosyal barut fıçısı”, “ Bavyera'da bira fıçısı magandalar vardır” gibi bölgesel klişeleri hiç kullanmadık. Çünkü her bölgeye, her kente özgü önyargılar vardır. Bu yüzden The Wave, belirgin hiçbir yerde geçmiyor. Filmin herkesi etkilemesini, gören herkesin “Vayyyyyy! Bunlar benim başıma da gelebilirdi!” diye hissetmesini istedim.
Jürgen Vogel ve Christiane Paul gibi deneyimli sanatçılarla, çok genç aktörleri bir araya getirdiniz. Bu gençleri nasıl tanımlarsınız ?
Oyuncuları seçebilmek için inanılmayacak kadar uzun zaman harcadık, sanatçı acentelerinin hepsine başvurduk, sayısız telefon ettik, aradıklarımızı bulmak için. Sonuç bu olağanüstü  gençler grubu. Alman genç sinema sanatçılarının kremasıdır rol verdiklerimiz. Filmi bütün görenler: “Her şey öylesine gerçekçi ki, kendimizi okul yıllarımızda  bulduk.” dediler. Filmi eşsiz kılan da bu zaten. Çok zaman harcadık. Dennis, oyuncuları seçerken kusursuz bir seçim yapabilmek için her şeyi yaptı. Genç aktörlerimiz, tip olarak rollerine çok iyi uydular. Onları seyretmek büyük zevk .
Filmin müziği için ne söyleyebilirsiniz?
Güncel ve bilinen pop ve rock müziklerine yer vermekle birlikte ideal olanı yaptık. Sakin ve  yumuşak tonlardan, birden güçlü ve hızlı ritmler içeren tonlara dönüşen bir müzik. Heiko Maile'nin yaptığı gerçekten şaşırtıcı. Kendisi Alman Synth Pop grubu Camouflage'ın bir üyesi. Gençliğimde “Great Commandment'dan Love is a Shield'e kadar  kendilerine hayrandım. Bizim için yaptığı film müzikleri hikayeyi bambaşka boyutlara taşıyan, içinde klasik batı müziği ögeleri de  olan, modern ve enerjik bir  tarz. Dennis, Heiko ve ben birlikte çalışmaktan büyük keyif aldık.
The Wave, Ocak ayında Sundance Film Festivali'nde yarışan filmlerdendi. Bu sizin için bir hayalin gerçekleşmesi miydi?
Hem de nasıl! Filmin Sundance'te gösterilmesini çok istiyorduk, yine de kabul edilmesi  bizim için büyük sürpriz oldu. Sunulan 620 film içinden sadece 16'sı kabul ediliyordu çünkü..! Amerika Birleşik Devletleri en önemli film pazarlarından ve Sundance Festivali'nde dünyanın en önde gelen festivallerinden biri ve orada tüm gözler üzerinizdedir. Ondan beri dünyanın her yanından aranıyoruz. Biz filmimize inanmayı hiç bırakmadık, başkalarının da inanmış olması bizim için çok ilginçti…
Öğretmen ve Deney'in Yaratıcısı,  Ron Jones ile söyleşi
Dalga'nın setinde bulunmak nasıl bir duyguydu sizin için ?
Burada sette bulunmak ve genç öğrencileri izlemek, hayalet görmek gibi benim için. Sanki gerçek öğrencilerimi görüyor, 1967'lere geri dönüyorum, Doug ortalıkta dalga geçiyor, sınıfın soytarısı Steve, ön sırada oturan iki  kız, şahane ve zeka küpü Aline Lavin ve Wendy, sırıtınca altın dişleri görünen ve arka sıralarda oturan, Norman, Jerry karşımda gibiler…  Sınıfımın şaşılacak kadar benzeri bir sınıf görüyorum.
İlk çekim sonuçlarını görünce, tepkiniz ne oldu ?
İlk sahnelerin çekimlerini gördüğümde filme dışardan bakar gibi değil de içinde yaşar gibi hissettim kendimi. Ben de orada filmin bir parçasıydım. Bu konuda hiç yazmadım ama filmde ortaya çıkan bir gerçek vardı. Genç öğretmenlerle yaşlılar arasındaki güç çekişmesi. Benim öğretmenlik yaptığım okulda ve herhalde daha birçok okulda değişik ve yenilikçi öğretim yöntemleri var. Filmde bu The Wave (Dalga) olarak tanımlanıyor.
Filmdeki bir başka nitelik de üzerinde hiç yazmadığım bir olayın altını çizmesi: Uzun süredir evli olan karı koca iki öğretmen arasındaki çekişme. Biz eşimle 43 yıl birlikte yaşadık. Birbirimize gönderdiğimiz belli belirsiz uyarılarımız vardı: “Hey, çok ileri gidiyorsun…”  ya da, “ağır ol bakalım… Kendin ve çevrendekiler için çok tehhlikeli bu durum”  türünden uyarılar. Bu mekanizma The Wave'de aynen belirtilmiş. Bu çok nadir incelikler, kalplerden gelen bu diyaloglar filmde hissediliyor. Eşimin bana: “ Dur çok ileri gittin, çok tehlikeli  demesi “ mesela.
Çiçekler gibi açan o güzelim çocuklar yaşamımıza girdiğinde ve bir öğretmen biraz fazla ileri gidip diktatörleştiğinde neler olabileceğinin öyküsü…
Geriye baktığınızda, olanlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Deneyinize müteşekkir misiniz?
Bir daha asla tekrarlamam tabii.  Aslında hiç yapılmaması gereken, çocukları tehlikelere sürükleyen bir deneye nasıl müteşekkir kalınır ki? İnsan doğasını zorlayan bir hata yaptım herhalde. Bu hatamı anlayabildiğim için müteşekkirim sadece. Bir filmde olanların görülmesi,  üstünde düşünülmesi ve irdelemesi, incelenmesi iyi bir şey. Bildiğiniz gibi Alman kültürünün bir özelliği var. Şiddet uygulanması konusunda endişeleri olan tek toplumsunuz. Bu incelemeleri, bir daha asla şiddet olaylarını yaşamamak için yapıyorsunuz.
Biz yaşamımızda olanların utancını ve suçluluk duygularını bir kenara fırlatıp attık. Hiroşima'yı, Nagasaki'yi unuttuk sanki bizi ilgilendirmiyorlarmış gibi… Irkçılığı, şiddet olaylarını irdelemiyoruz. Boş verdik. Siz bu konuda teksiniz. The Wave'e bakıp, insanların başkalarından üstün olduklarını hissetmeleri için nasıl olupta özgürlüklerinden  vazgeçebildiklerini  anlamaya çalışıyorsunuz. Aslında bu sadece sizin değil, hepimizin anlaması, üstünde düşünmesi, konuşması, alması gereken bir ders.
Deney sırasında, neler hissettiniz ne tür duygular yaşadınız ?
Deney, tek bir yönde gelişti. Gerçekten de nasıl daha iyi öğretim yapılabileceğini keşfettim.  Çünkü insanlar çok çabuk öğreniyordu. Eve döndüğümde eşime. “Diana, inan gerçekten de çok çabuk öğreniyorlar. Bu çılgınca bir şey, düşün ki deneyden önce daha serbest  geçen  derslerde ufak tefek duraklamalar, kaytarmalar olurdu. Oysa şimdi hepsi çok ciddi, bütün sorulara hemen cevap veriyorlar ve birbirleri arasında büyük bir dayanışma var. Kendimi tesadüfen bu büyük öğretim tekniğinin içine dalmış buldum” diyordum. Elbette sonuç herkes için zararlı oldu. Bu yüzden de duygularım inişli çıkışlıydı.
Eşinizin deney karşısındaki tepkisi nasıldı ?
Eşim aynı okulun orta bölümünde öğretmendi. Genç öğretmenlerdik o yıllarda yeni fikirlerle, enerjiyle yüklüydük. Olan bitenin farkına varan o oldu, kadınlar bizim kurtarıcılarımız gibiler çünkü eşim bana yaptığın senin için de başkaları için de iyi değil dedi. Nerelere gittiğimin ve başkalarını ne kadar incittiğimin farkında olmadığımı söyledi. Buna inanmadığımı, bunun demokrasi olmadığını, çok tehlikeli şeyler yaptığımı tekrarladı hep. Beni geriye çeken ve sonunda durmamı sağlayan o oldu. Keşke herkesin çizgiyi aştığında dur diyecek bir kadını, iyi bir eşi olsa.
Fazla aşırıya kaçtığınızı ilk ne zaman anladınız ?
Bunu ilk olarak sınıftan çıkıp, öğretmenler odasına gittiğimde ve Robert peşimden odaya girdiğinde anladım. Böyle bir şeyin olabileceğini hiç düşünmemiştim. O sırada odada bulunan, İngilizce bölümü sorumlusu Bonnie, gözlüklerinin üstünden bakarak (ki filmde de bu sahnede onu oynayan aynen öyle bakıyor ) “Burada ne işin var Robert, burası sadece öğretmenler için öğrenciler giremez” dedi.
Robert, Bonnie'ye şöyle bir bakıp, “Ben öğrenci değilim ki,  Hocamın  yakın korumasıyım” demez mi? O anda onun  geçmemesi gereken görünmez bir çizgiyi aştığını ama aynı zamanda benim de benzer çizgileri aşmış olduğumu fark ettim. Bizim bir oyun, bir taklit diye başladığımız şey gerçek oluyordu. Sadece faşizmin ne olduğunu öğretme amaçlı bir ders, bir deney olmaktan çıkmıştı. Liderlikten hoşlanmaya başlamıştım ki, bu korkutucu bir şeydi .
Deney`in başarılı olmasında, sevilen bir hoca olmanızın rolü varmıydı ?
Hayır, hayır! Deney başarıya ulaştı çünkü çoğu yitik insanlardı. Aile yok, toplumsal nüve dağılmış, herhangi bir şeye ait olma duygularını kaybetmişler, boşluktalar. Bu durumda genç bir hoca geliyor ve onlara, “Peşime takılın, bunların tümünü size verebilirim” diyor.
O zaman Deney bugün de başarılı olabilir mi ?
Bugünlerde de bir bakıma her okulda başarılı gibi aslında. Bana hep soruyorlar “Deney yine başarılı olur mu?“ diye…
Soracağınıza gidip en yakın okula bakın! Demokrasi var mı? Hep demokrasi, demokrasi diyoruz ama okullarda bunu yaşıyor muyuz? Hangi kitabı okuyacağımıza kara veremeyiz. Ders müfredatına başkaları karar verir, hangi konulara değinip hangilerine değinmemek gerektiğine başkaları karar verir. Daha iyi insan, daha iyi vatandaş olma yolları öğretilmez.  Bu fikirler üzerinde çalışılmaz, size verilen programı uygularsınız sadece. Birileri bu program en doğrusu demistir. Herşey kontrol altındadır. Ama bunu kontrol eden siz değil, her zaman başkalarıdır.
Deneyin sizin için sonuçları neler oldu ?
Deney yüzünden değil ama insan haklarını savunma ve Vietnam savaşının sona erdirilmesi için verdiğim kavgalar yüzünden, deneyin sona ermesinden üç yıl sonra okuldan kovuldum ve bir daha kamu liselerinin hiçbirinde görev almamaya mahkum edildim. Yaşamım hiç öngörmediğim bir yola girdi bu yüzden. Aslında hayatta tek istediğim iyi bir tarih hocası ve basketbol koçu olmak ve çocuklarımı yetiştirmekti. Buna izin vermediler. Ama bunun sonucunda ders verecek farklı alanlar bulmak zorunda kaldım ve geri kalan 30 yıllık  meslek hayatımın büyük bölümünde zeka özürlü çocukları eğittim.
Film yapımcıları, Dennis Gansel, Peter Thorwarth ve Christian Becker hakkında neler düşünüyorsunuz ?
Gerçekten büyüleyici! Dennis'le yazışarak ilişki kurmuştuk ve çok hoştu bu! Senaryosunu sunarak, beni onurlandırdı ve çok saygılı davrandı. Benim yorumlarımdan korkmuyordu, daha çok sınıfta neler yapılır, nasıl yaşanır konularında soruları olurdu. Nelere dikkat eder, birbirimize nasıl güvenirdik, bilmek isterdi. Onunla yazışmalarımız daha çok ağabey - kardeş  havasındaydı. Çok sık yazışıyorduk. Peter ile de aynı şey diyebilirim. Biz yazarlar çok dengesiz, özel bir dünyada yaşadığımızı bilir ve birbirimizi çok iyi anlamaya çalışırız. Bazen fazla bazen eksik ama her zaman, doğruyu bulmaya uğraşırız. Yaşam nedir? Yürek nedir? Yaşamı nasıl güzelleştirebiliriz çabasındayızdır. Bu anlamda da birer kardeş gibiyiz.
Chistian'a gelince, o başka tabii. O bir yapımcı, bambaşka bir yaratık. Yapımcılar, bizi bir an için bir araya getiren vahşi kaynaktırlar. Çok değerlidir yapımcılar. Christian çok  ilginç bir kişi. Sadece film haklarını almak için tam iki yıl Sony'nin peşinden koşacak enerji ve yeteneğe sahip olması yeter. Hayallerini gerçekleştirmek için kim iki yılını harcayabilir ki?  Tam bir iş takipçisidir o, onun gibiler her zaman gereklidir. Peter'ler ve Dennis'ler gibileri de gereklidir bir rüyayı gerçekleştirmek için.
Jürgen Vogel ile söyleşi (“Rainer Wenger“)
Deney sırasında Ron Jones, öğrencilerinde derin bir aidiyet ihtiyacı hissettiğini söylemişti. Bu ihtiyaç sizce günümüzün modern ve bencil toplumu için de geçerli mi?
Bugünlerde de bir gruba dahil olmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ailelerin darmadağın oldukları bir çağda dedeli, nineli, anne babalı, teyzeli, halalı, amcalı, kardeşli, kuzenli, geleneksel birbirine bağlı büyük aile kurumunun yok olduğu bir dönemde, bir şeye bağlı, bir yere ait olmanın önemini çok derinden hissederiz. Kişiliğinizi feda edecek bir bağlılık değil de kendinizi onda tanıyabileceğiniz birilerine yakın olma ihtiyacı daha çok. Hani bencilliği unutup, bir amaca hizmet etme bağımlılığı… Greenpeace gibi bir örnek mesela. Her biri çok güçlü kişiliğe sahip ancak kendilerinden daha büyük bir amaca hizmet etmek için bir araya gelmiş kişilerden oluşan bir topluluk. Bunun insanın asal ihtiyaçlarından olduğunu düşünüyorum. Elbette her şey gibi o da istismar edilebilir ama… Kötü bir şey değildir aslında.
Rainer açısından Deney nasıl görülüyor sizce ?
Bu kendi yaşam süreci olan bir durum. Önce takım ruhu yaratmakla baslar. Bu  herkesin spor dünyasından tanıdığı bir durum. Asıl sorun, insanların  bir disiplin ve hiyerarşiyi kabul etmelerinden sonra onlarla ne yapılacak  sorunu! Bu sistemi nasıl kullanmalı? Çok ayrı yönlere sapabilirsiniz bu durumda. Sola da sağa da dönebilirsiniz ama nereye yönelirseniz yönelin, derinlerde güç istismarı ve insanları kullanmak vardır. Hangi ideolojiye dayanılırsa dayanılsın, deneyin tehlikeli yanı bu zaten. Aslında Rainer'in ideolojisi filan da yok. O sadece takım ruhu aşılamak için girişiyor bu deneye. Ondan sonra olanlar Rainer'in kontrolü dışında gelişiyor.
Böyle bir deney sizin başınızdan geçseydi ne yapardınız diye sordunuz mu hiç kendinize?
Eminim The Wave gibi bir deney, her yerde herkesin başından geçebilir. Bu soruyu kendime hiç sormadım. Örneklerini çok görüyoruz. Kitlelerle oynamaları, yalanları, dolanları... Grupların birbirlerine karşı tepkileri, hır çıkaranları saf dışı etmek için yapılanları, sisteme entegre ya da yalnızlığa mahkum etme çabalarını  her gün görüyoruz.
Asıl öğretmen olan Ron Jones, sizinle kendisi arasında benzerlikler olduğunu söyledi,  aynı fikirde misiniz ?
Ron Jones, büyük adam! Yaşamı boyunca hayret verici şeyler başarmış birisi. Örneğin bu yaşta hala Punk müziği dinlemesi bile dikkat çekiyor. Beni kendisine benzetiyorsa eğer bundan onur duyarım.
Prodüksiyon bilgileri Umut Sanat tarafından sağlanmış; editörlük işleminden sonra yayınlanmıştır. Teşekkür ederiz.

Aloha Sinema
Ana Sayfa  |  Bu Hafta Vizyonda  |  Gelecek Hafta  |  Gösterimdekiler  |  Pek Yakında  |  Fragmanlar  |  İzlenimlerin Derinliği
Box Office Listeleri  |  Türkiye Top 20  |  ABD Top 20  | İngiltere Top 20  | Almanya Top 20  | 2007 Top 60 Listesi  | 2008 Top 60 Listesi
Özel Dosyalar  |  Sinema Kitapları  |  Yönetmenlerimiz  |  Animasyon Filmleri  |  Haber Merkezi |  Film Şirketleri  |  Film Arşivi
İletişim - Bize Yazın  |   Editöre Mesaj
Bu sitenin dizayn ve içeriği Aloha tarafından gerçekleştirildi. Site Editörü: Ebru Altın, Tasarım: Selin Schwartz. Copyright © 2008
E-Mail Us