İzleyici Sayısı 101.322
Hasılat 795.930 YTL
|
Öldüren Sis - The Mist
|
||||
Yönetmen Frank Darabont
Oyuncular Thomas Jane, Marcia Gay Harden, Laurie Holden, Andre Braugher, Toby Jones, William Sadler, Alexa Davalos, Chris Owen
Senaryo Frank Darabont (Steplen King'in kısa öyküsünden)
Yapımcılar Frank Darabont, Liz Glotzer
Görüntü Yönetmeni Ronn Schmidt
Prodüksiyon Tasarımı Gregory Melton
Kostüm Tasarımı Giovanna Ottobre-Melton
Kurgu Hunter M. Via
Özgün Müzik Mark Isham
Yapımcı Stüdyo Dimension Films
Türkiye Dağıtımı UIP Filmcilik / TMC
Gösterim Tarihi 29 Şubat 2008
|
|||||
Öldüren Sis - The Mist Yapım Bilgileri
|
|||||
Korku herşeyi değiştirir...
Kasabaya sanki başka bir dünyadan gelmiş izlenimi veren tuhaf bir sis tabakasının çökmesi üzerine korku ve panik içinde süpermarkete sığınan kasaba halkı arasında David Drayton ve küçük oğlu Billy de vardır.
Koyu ve kalın sis tabakasının içinde esrarengiz bazı yaratıkların pusuya yatmışçasına gizlendiğini ilk fark eden David olmuştur. Bu dünyaya ait olmayan öldürücü, korkutucu yaratıklardır bunlar… Kurtuluş ise marketteki herkesin hep birlikte hareket etmesine bağlıdır. Ancak insan doğası hesaba katılınca hep birlikte hareket edebilmeleri mümkün müdür?
Markete sığınan kasaba halkının korkuya kapılarak paniklemesi üzerine mantık devre dışı kalırken David kendisini en çok neyin korkuttuğunu merak etmeye başlamıştır: Sisin içinde pusuya yatmış canavarlar mı, yoksa marketin içindeki, daha düne kadar arkadaşı, komşusu bildiği insanların sergilediği tutarsız davranışlar mı?
William Shakespeare'den sonra yapıtları en çok beyazperdeye taşınan yazar,korku ve gerilim ustası Stephen King'in yarattığı bu efsanevi terör öyküsünde uygarlığın ince kabuğu çözülüp maskeler birer birer düşerken gerçekten korkulması gereken tek varlığın aslında insanoğlunun ta kendisi olduğu anlatılır.
Stephen King'in yapıtından uyarlanan “Esaretin Bedeli-The Shawshank Redemption”un Oscar adayı senaryo yazarı ve yönetmeni Frank Darabont, efsanevi korku romanları yazarının bir başka yapıtı “Öldüren Sis-The Mist” ile yeniden karşımızda…
Ansızın patlayan fırtına sonucunda David Drayton'un da evi hasar görmüştür. Kasabada elektrikler kesilmiş, her yeri enkaz,moloz ve yıkıntılar kaplamıştır. David, kasabadaki süpermarkete gidip tamir malzemesi almayı akıl eder. Kabus gibi bir günde süpermarkete gitmek David'e günün en kolay işi gibi gelir ama fena halde yanılmaktadır.
“Öldüren Sis-The Mist”teki fırtına, David Drayton ve komşularını bir dizi olaylar zincirinin tam göbeğinde bırakır. Süpermarkette David ile beraber rehin kalanlar arasında saldırgan ve kavgacı mizaçlı komşusu Brent Norton (Andre Braugher); fanatik düzeyde dindar komşusu Bayan Carmody (Marcia Gay Harden); öğretmen Amanda (Laurie Holden) ve süpermarket yöneticisi Ollie de (Toby Jones) vardır. Hepsi can derdine düşmüştür. Çevrelerini saran gizemli terör kaynağına karşı direnebilmek ve hayatta kalabilmek için son derece kararlı olmak zorundadırlar. Ancak hiçbirisinin diğerlerini kurtarabilecek, diğerlerine yardımcı olabilecek bir durumu yoktur.
Dimension Films'in sunduğu “Öldüren Sis-The Mist”in yönetmenliğini, daha önce de “Esaretin Bedeli-The Shawshank Redemption” ve “Yeşil Yol-The Green Mile” gibi Stephen King uyarlamalarına imzasını atmış olan Frank Darabont üstlendi. Senaryosunu da Darabont'un yazdığı filmin yapımcılığını Castle Rock'tan Liz Glotzer ile beraber Frank Darabont gerçekleştirdi.
“Öldüren Sis-The Mist”in görüntü yönetmenliğini Rohn Schmidt (The Shield); prodüksiyon tasarımlarını, daha önce “The Majestic”te Darabont ile beraber çalışmış olan Gregory Melton; kostüm tasarımlarını Giovanna Ottobre-Melton (My Name is Earl) ve kurgusunu Hunter Via (The Shield) üstlendi.
Filmin başrolleri için “The Punisher” ve “Stander”dan tanıdığımız Thomas Jane; Oscar ödüllü oyuncu Marcia Gay Harden (Mystic River, Pollock); Andre Braugher (Poseidon); Laurie Holden (The Shield, Silent Hill, The Majestic); Toby Jones (Infamous); Nathan Gamble (Babil, Batman: The Dark Knight); William Sadler (August Rush); Frances Sternhagen (Sex and the City); Jeffrey DeMunn (Hollywoodland), Alexa Davalos (Feast of Love, Defiance), Chris Owen (American Pie) ve Sam Witwer (Battlestar Galactica) kamera karşısına geçtiler.
Prodüksiyon BilgileriBugünün efsanevi korku romanları ve öyküleri yazarı Stephen King, edebiyat dünyasındaki ilk başarısını 1977 yılında sergiledi. Bu başarısının karşılığını genç yazarlara destek olarak vermek istiyordu. Yıldızı yeni parlayan sanatçılara destek vermek amacıyla bir girişimde bulundu. Yazdığı kısa öykülerini uyarlamak isteyen öğrenci ve genç yönetmenlere sadece 1 dolar karşılığında izin verdi. 80'li yılların başında o zamanlar 23 yaşında olan Frank Darabont, “Dollar Babies”” adlı kısa öyküyü “The Woman in Room” adıyla senaryolaştırıp filme çekti. Yıl 1983'tü. Ölümü bekleyen hasta bir kadını konu alan bu yapıtının sinema uyarlamasını Stephen King çok sevmişti.
Los Angeles'ta doğup büyümüş olan Frank Darabont, “Stephen'ın yazım tarzında beni çok etkileyen birşeyler var. Çalışmaları ve karakter yapılandırmaları özellikle bana hitap ediyor. O usta bir öyküleyicidir. Kamera arkasındayken onun çalışmaları daima benim için esin kaynağı oldu” diyor.
Darabont sözlerine devamla düşüncelerini, “Bence Stephen King ele aldığı konuyu çok özel şekilde işlemesini bilen bir yazardır. İnsanların aşırı baskı ve korku altında kaldığı anlarda meydana gelen `Lord of the Flies - Sineklerin Tanrısı' tarzındaki toplumsal çözülmeyi ondan daha iyi gözlemleyen başka bir yazar tanımıyorum” sözleriyle ifade ediyor.
Senaryo yazarlığı ve yönetmenliğe başlangıcını simgeleyen “Woman in the Room”u çektikten sonra Darabont başta “A Nightmare on Elm Street 3: Dream Warriors”, “The Blob” ve “The Fly II” gibi filmlere imzasını attı. Bu arada “Tales from the Crypt” ve “The Young Indiana Jones Chronicles” gibi televizyon dizilerinin çeşitli bölümlerinin yönetmenliğini yaptı.
Ancak aklının bir köşesinde çok sevdiği Stephen King öyküsü “Öldüren Sis-The Mist”i çekmek hep vardı. “1980 yılında editörlüğünü Kirby McCauley'in yaptığı `Dark Forces' adlı antolojide ilk okuduğum günden beri `Öldüren Sis-The Mist'i çok seviyordum. Bu öyküyü daha film kariyerime başlamadan önce okuduğumu ve `Keşke bunu günün birinde filme çekebilsem' diye düşündüğümü hatırlıyorum” diyor.
“Öldüren Sis-The Mist” bir zamanlar neredeyse Darabont'un ilk filmi olacaktı. Darabont o günleri şöyle hatırlıyor: “1986 yılında senaryo yazarı olarak katıldığım ilk film projesi olan `Nightmare on Elm Street'in setinde oturuyordum. Kariyerimde iyi bir çıkış yapma zamanı geldiği için ilk uzun metrajlı filmimin hangisi olabileceği üzerinde kafa yorarken `Öldüren Sis-The Mist' aklıma gelmişti. Stephen King ilk kısa filmimi beğendiği için kendisine başvurup `Öldüren Sis-The Mist'in veya `Esaretin Bedeli-Shawshank Redemption'un film haklarını kendisinden istemeyi düşündüm.”
Stephen King ile yaptığı kısa görüşmeden sonra Darabont tercihini “Esaretin Bedeli-Shawshank Redemption”dan yana kullandı ve Oscar ödülüne giden yol böyle başladı. 1994 yılında gösterime giren “Esaretin Bedeli-Shawshank Redemption” hem eleştirmenlerin, hem de sinema seyircilerinin olağanüstü beğenisini kazanınca 20. yüzyılın en çok sevilen filmlerinden birisi ünvanını kazandı.
Gerisini, Darabont'la sekiz yıl beraber çalıştıktan sonra onun kurduğu Darkwood Productions'ta başkanlık yapmakta olan yapımcı Denise Huth'dan dinleyelim: “1994 yılında büyük ilgi gören `Esaretin Bedeli-Shawshank Redemption' yedi dalda Oscar adaylığı kazandı. İnsanlar her gün Darabont'u düzenli olarak arayıp en favori filmlerinin bu olduğunu, gelmiş geçmiş en iyi filmlerden birisi olduğunu söylüyordu. Öylesine büyüleyici ve harika bir filmdi ki, Darabont bu övgüleri duymaktan elbette mutlu oluyordu. Ancak bu büyük başarının ardından daha iyisini yapması için de baskılar gelmesi kaçınılmazdı.”
Darabont'un sonraki iki filmi için izleyici baskısı devam etti. İkinci film olarak `Öldüren Sis-The Mist'i çekmeyi çok istediği halde bir başka Stephen King uyarlaması olan “Yeşil Yol-The Green Mile”ı çekmek zorunda kaldı. Başrolünde Tom Hanks'in oynadığı “The Green Mile” 1999 yılında gösterime girdiğinde en iyi film dalında Oscar adaylığı kazandı. Ardından Darabont 2001 yılında başrolünde Jim Carrey'nin oynadığı “The Majestic”i çekti.
Ancak elde ettiği başarılar Darabont'u bir türlü tatmin etmiyordu. Korku ve gerilim filmleri çekmek istediği halde başka tarzda prodüksiyonların yönetmenliğini yapmak zorunda kalıyordu. Böyle olunca da çok başarılı ama bir o kadar da acı verici bir süreçten geçmeye başlamıştı. Yakın dostu Denise Huth ile yaptığı özel sohbetlerde korku filmi çekme isteğini sürekli olarak dile getiriyordu.
Darabont sonunda “Öldüren Sis-The Mist” projesine dikkatini birkaç yıl önce ancak verebildi. Peki neden bu kadar beklemişti? Sinema severleri ve Stephen King severleri neden bu kadar bekletmişti? Bu sorunun yanıtını yönetmenin kendisinden dinleyelim:
“Daha önce yaptıklarımdan tamamen farklı birşeyler denemeye kendimi hazır hissettim. Bu film, benim açımdan korku filmi kökenlerime geri dönüş fırsatı olacaktı. Çok sevdiğim korku-gerilim tarzına geri dönebilmeyi gerçekten çok istiyordum. Ayrıca çok farklı bir yönetmenlik tarzı deneme isteğini derinden hissediyordum. Bunu senfoni orkestrasını yönetmekle jazz çalmak arasındaki farka benzetebiliriz. İnanılmaz hızlı çekim tekniklerini içeren `Gerilla tarzı' yönetmenlik stili uğruna klasik yönetmenlik tarzını bir yana bıraktım. Unutmayalım ki, en iyi korku filmleri daima küçük bütçeler ve olağanüstü zaman kısıtlamalarıyla çekilmiştir. Ben de bu tarz bir film yapmak istiyordum.”
Öte yandan Stephen King hayranları da uzun süreden beri “Öldüren Sis-The Mist”in sinema filmi versiyonunu izlemek istiyorlardı. Ünlü yazarın çok geniş bir hayran kitlesi vardı ve hepsinin ortak dileği en kısa zamanda “Öldüren Sis-The Mist”in de filme çekilmesiydi. Darabont bu istekleri dikkatle dinledi. Sabırla uygun günün gelmesini bekledi. Sonunda beklenen gün geldi; “Öldüren Sis-The Mist”in tam zamanıydı.
“Bu film sayesinde bugüne kadar bildiğim herşeyi bir köşeye atıp tamamen farklı birşeyler deneme fırsatı buldum. Hızlı tempolu olduğu ölçüde keyifli bir süreçti. Hiçbir şeyi milimi milimine ölçmeden, çok fazla kafa yormadan tamamen içgüdülerinize göre hareket ediyorsunuz. Son derece özgürleştirici bir süreç yaşadım ve çok hoşuma gitti” diyor Darabont…
Daha önce Stephen King uyarlaması yaptığı için senaryo sürecinin kendisine zor gelmediğini belirten Darabont, “Hayli rahat ve sorunsuz bir süreç oldu. Elimizdeki materyal öylesine zengindi ki, herhangi bir zorlukla karşılaşmadan senaryoyu yazmaya başladım” diyor.
Stephen King'in yazdığı öyküdeki ana fikrin filmde korunduğunu söyleyen Darabont, bu konudaki yaklaşımını şu sözlerle ifade ediyor:
“Toplumsal kuralların yok olduğu bir ortamda mantığın yerini batıl inanışlar, düşüncenin yerini panik duygusu alır. Bence Stephen King'in yazdığı öykünün en iyi yanı, insanları bu süpermarkette tuzağa düşüren kalın ve yoğun sis tabakasının varlığıdır ve gelecekte ne olacağına dair hiçbir ipucu vermemesidir. Ancak öyküdeki gerçek tehdit unsuru dışarıdaki sisten gelmez. Asıl terör süpermarketin içerisindedir. Marketteki insanların birbirleriyle çatıştığını görürüz. O andan itibaren dostluk ve komşuluk duyguları eriyip gitmiş, hepsi birbiri için gerçek birer tehlike ve tehdit haline gelmiştir.”
Oscar ödüllü kadın oyuncu Marcia Gay Harden, Darabont'un bu düşüncesine katıldığını belirterek şöyle konuşuyor: “Bu öyküdeki `Lord of the Flies - Sineklerin Tanrısı' görünümünü çok sevdim. Bence `Öldüren Sis-The Mist' inanılmaz derecede ürkütücü ve bir o kadar da entelektüel bir çalışmadır. Böyle bir felaketle karşı karşıya kalınca insanlar ne yaparlar? Kahraman mı olurlar, yoksa kendi aralarında bölünmeye mi uğrarlar? İnsanların kırılma noktası nerededir? İşte bu soruların yanıtını arayan bir öyküydü.”
Senaryoyu yazarken Jessup karakterini eklemek gibi birtakım küçük değişiklikler yapan Darabont, “Stephen King'in yapıtlarını uyarlarken sıkça başvurduğum bir yoldur. Materyalde uygun değişikler yapacağım konusunda bana daima güvenir. Nitekim `Esaretin Bedeli” ve `Yeşil Yol'u çektiğim sıralarda uyguladığım özgür yaklaşıma da hiç müdahale etmedi. Dolayısıyla `Öldüren Sis-The Mist'te yaptığım değişiklikler konusunda da itiraz etmedi ” diyor.
Darabont sözlerine şöyle devam ediyor: “Roman ve film birbirinden farklı iki dildir. Bu yüzden değişiklik yapılması gerekebilir. Yazarın kaleme aldığı öyküyü anlatırken birtakım illüzyonlar yaratmayı denersiniz. Öyküyü mümkün olduğunca ön plana çıkartmak istersiniz. Bunu yaparken de King'in anlatımına mümkün olduğunca saygılı davranmanız gerekir.”
Peki, Darabont'un yazdığı senaryoyu okuduktan sonra Stephen King'in tepkisi nasıl oldu?
“Stephen bana bir e-mail göndererek aktörlerin Maine aksanından başka bir aksanla konuşmamasını rica etti. Bundan başka bir isteği yoktu” diyor Darabont…
Yaptığı uyarlama sadece Darabont'un kendi kökenlerine dönmesini sağlamayıp bambaşka ilkleri de beraberinde getirdi. Bunların neler olduğunu şu sözlerle açıklıyor:
“Öldüren Sis”te daha önceki filmlerimde olan Bay İyi Adam yoktur. Senaryoda insanoğlunun daha karanlık yüzü vardır. Senaryodaki uğursuz ve tekinsiz tonlamalar meslektaşlarımı da şaşırttı. Bugüne kadar beni genel iyimserliğim ve hümanist duygularımla tanıyorlardı. Bu filmle insanlara onlar hakkında aslında neler düşündüğümü söyleme fırsatı buldum.”
Frank Darabont geçtiğimiz yıl “The Shield” adlı televizyon dizisinin bir bölümünü yönetmiş ve eleştirmenlerin bir kez daha beğenisini kazanmıştı. O diziyi çekerken kamera kullanım tarzını çok beğendiği görüntü yönetmeni Rohn Schmidt ile “Öldüren Sis”te de birlikte çalışma fırsatını tanıdı.
Görüntü yönetmeni Rohn Schmidt, Darabont'un çalışma tarzını şu sözlerle tanımlıyor: “Dizinin değişik bölümlerinde John Badham ve David Mamet gibi yüksek profilli yönetmenler çalışmıştı. Sonra Frank Darabont gelip tek bölümü yönetti. Kendisiyle çok iyi anlaştık. Teknik ekiplerle kolay iletişim kurabilen bir yönetmendi. Dizinin genelinde benimsediğimiz hızlı, özgür ve kolay çekim tarzını o da benimseyip uyum sağladı.”
Schmidt sözlerini şöyle sürdürüyor: “Sözünü ettiğim bu stil, daha önce var olmayan bir anın ekranda yaratılmasını içerir. Kesinlikle prova edilmediği gibi önceden planlanmaz. O an meydana gelirken siz hemen çekimi yaparsınız. Bu amaca ulaştığımızda izleyici açısından son derece gerçekçi, samimi ve anlık deneyimler sağladık. İstediğimizi başarınca büyüleyici görüntüler ortaya çıktı. `The Shield' dizisinde hemen hemen her zaman aynı anda iki kamera kullanılır. İkisi de sürekli hareket halindedir. Kameralar sürekli olarak bir tepki, ilginç bir açı, küçük bir ışık parçası veya aktörlerin yüzündeki anlık mimikleri arar. Kameralar herhangi bir aktörü herhangi bir mesafeden çekmekte özgürdür. Bir aksiyon parçası üzerinde odaklanmak yerine küçük detayları yakalayan iki kamera vardır. Kameramanlar daha ilginç olan ne varsa onları izlemekte özgürdürler.”
Darabont'un “Öldüren Sis-The Mist”teki amacı her şeyi daha az kısıtlayıcı bir stilde hayata geçirmekti. “The Shield”da deneyimlediği çekim tarzını aklına getirince “Öldüren Sis-The Mist”i de aynı yöntemle çekmeye karar verdi.
Darabont'un bu kararında kreatif boyutların yanısıra bütçeyle ilgili sebeplerin de payı vardı. “Öldüren Sis-The Mist”in sadece 37 günlük süreçte ve 18 milyon dolarlık (sınırlı ve küçük) bir bütçeyle çekilecek olması nedeniyle “gizli silahlarım” diye tanımladığı Rohn Schmidt, Bill Gierhart ve Richard Cantu ile çalışmayı seçti. Ana karakterlerin çevresinde dönen seçkin sahnelerin çekiminin normal koşullarda bir hafta alması gerekirken “The Mist”te bu süre bir güne kadar indi.
Darabont uyguladığı çekim yöntemini şu sözlerle tanımlıyor: “Herhangi bir sahneyi tıpkı tiyatro oyunu gibi başından sonuna kadar bir defada çektik. Tüm kamera çalışması doğaçlama şekilde gerçekleşti. Adeta belgesel yaklaşımıyla daha rahat çalışmalar yaptık. Kısa anları önceden planlamak yerine meydana geldikleri anda yakalamayı tercih ettik. Billy ile Richie her çekimde doğaçlama yaparken ben de onları monitörlerden eşzamanlı olarak izliyordum. Çekim tamamlandığında yanlarına gidip bazı düzeltme önerilerinde bulundum. Aktörlerle de aynı tarzda çalıştık. Önerilerim üzerine eğer gerekiyorsa tekrar çekimler yaptık.”
“Öldüren Sis-The Mist”in başrolündeki istemeden kahraman konumuna gelen afiş çizim sanatçısı David Drayton rolünde, daha önce “The Mutant Chronicles” ve “Dreamcatchers” gibi filmlerde oynadığı için bilimkurgu türüne hiç de yabancı olmayan Thomas Jane oynadı.
Yapımcı Denise Huth, neden Thomas Jane'in seçildiğini şu sözlerle anlatıyor: “Drayton rolü için Darabont'un tercihi en başından beri Thomas Jane'den yanaydı. Bu film sayesinde Thomas'ın çok iyi yerlere geleceğine inanıyorum. Filmin kahramanının o olacağını en başından itibaren hissediyorsunuz. Burada, diğer filmlerinden tamamen farklı bir karakter portresi çizmeyi başardı.”
Senaryo kendisine ulaştığında çok şaşırdığını belirten Thomas Jane, o an neler hissettiğini ve filmde portresini çizdiği karakteri şu sözlerle anlatıyor:
“Yönetmenlerin yolladığı senaryonun mükemmel olduğuna genelde çok az rastlanır. Elimdeki senaryonun çok iyi ve çok kusursuz olduğunu görünce hem şaşırdım, hem de sevindim. Özellikle karakter portreleri kusursuzdu. Özellikle korku öyküleri başta olmak üzere her öyküde iyi çizilmiş karakterler ararım. Aksi takdirde filmin geneli içerisinde herhangi bir figüran konumuna düşmek işten bile değildir. Kaldı ki korku filmlerinin yüzde 90'ında karakter boyutu önemsenmez. `Öldüren Sis-The Mist' gibi filmlerde anlatılan öyküyü karakterler aracılığıyla anlayabilirsiniz. Böyle bir fırsatın önüme çıkmasını kaçırılmaz bir fırsat olarak gördüğüm için hemen bu filmde oynama teklifini kabul ettim.”
Süpermarkette tuzağa düşen kasaba halkı arasında en açıksözlü ve farklı olan Bayan Carmody rolünde ise Oscar ödüllü oyuncu Marcia Gay Harden oynadı. Daha önce hiç korku ve gerilim filminde oynamadığı için Bayan Carmody rolünü bu türü tanımak anlamında eşsiz bir şans olarak değerlendiren Marcia Gay Harden, oynadığı karakteri şu sözlerle tanımlıyor:
“İnsanlar o süpermarkette delirmenin eşiğine gelirler. Bunlardan birisi de kendisini dini konulara adamış ama bir o kadar da tutarsız ve dengesiz bir kadın olan Bayan Carmody'dir. Aslında onu hiç de haksız bulmuyorum. Felaketlerle dolu kabus gibi bir ortama düştüğünde insanların aklı çok çabuk başından gider.”
Senaryoyu okuduktan sonra kafasının karıştığını, oynamakla oynamamak arasında kararsız kaldığını itiraf eden Marcia Gay Harden, rolü kabul etmesinde aktör arkadaşı Andre Baugher'in büyük payı olduğunu belirterek şöyle konuşuyor:
“Filmin bir bakıma kötü adamı diyebileceğimiz avukat Brent Norton rolünde oynayan Andre, benden kitabı okumamı, böylece herşeyi daha iyi anlayabileceğimi söyledi. Andre'nin dediğini yapıp kitabı okuyunca aslında neyin anlatılmak istendiğini daha iyi kavrayarak rolü kabul ettim.”
Andre Braugher ise, bu projeyi Frank Darabont ile çalışma fırsatı yaratacağı için cazip bulduğunu belirterek, “Frank mükemmel bir yönetmendir. Bugüne kadar harika uyarlamalar yaptı. Özellikle de bugüne dek yapılmış en iyi filmlerden birisi olan `Esaretin Bedeli-The Shawshank Redemption'u uyarlayıp yönetti. Frank Darabont gibi bir yetenek, bir dahi Louisiana'da bir korku-gerilim filmi yapmak ister de, böyle bir fırsatı nasıl kaçırırdım? Teklifi gözüm kapalı kabul ettiğimi söyleyebilirim.”
Braugher filmde portresini çizdiği avukat Brent Norton'u şu sözlerle tanımlıyor: “Böyle bir durum karşısında Norton'un tercihi inatla karamsar bir tablo çizmekten yanadır. Görmüş geçirmiş bir insan olduğu gibi mesleğinde çok iyi bir avukattır. Dolayısıyla canavarlara inanmaz.”
Kasabaya yeni taşınan; David ve oğlu ile yakın dostluk geliştiren Amanda rolünde ise, Darabont'un son filmi “The Majestic”te de oynamış olan Laurie Holden kamera karşısına geçti. Senaryoyu ilk okuduğunda harika bulduğunu ve senaryoda ürkütücü ahlak dersleri olduğunu belirten genç oyuncu, “Öldüren Sis-The Mist” projesiyle ilgili düşüncesini şu sözlerle dile getiriyor:
“Bu öykünün en çok sevdiğim yanı, insanların karakter yapılarının zor koşullar altında ortaya çıkmasıydı. İnsanların başına kötü bir şey geldiğinde gerçek kişiliklerini sergilemeye başladığını hepimiz biliyoruz. Bu filmde de herşey kötüye giderken insanlar nasıl tepki verir sorusu sorulur.”
Kendi hayatını ve diğer insanların hayatını kurtarmak için kahramanca önlemler almak zorunda kalan süpermarket yöneticisi Ollie rolünde, “The Painted Veil” adlı filmde Naomi Watts'a karşı izlediğimiz Toby Jones oynadı.
“Bu benim için çok farklı bir roldü” diyor genç aktör, “Olaylar meydana gelmeden önce bu karakterler hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz. Aslında bu tipte bir film için karakterleri önceden bilmenize de gerek yok. Olayların sürekli değişim göstermesine paralel olarak değişen karakter yapılarının izleyici açısından daha keyifli olduğunu düşünüyorum.”
Frank Darabont'un bugüne dek çektiği tüm filmlerde oynayan Jeff DeMunn'un “Öldüren Sis-The Mist”te de rol almaması düşünülemezdi. Nitekim yönetmenden projeye katılması teklifi geldiğinde hemen “evet” cevabı veren aktör, filmde oynadığı karakteri şöyle tanımlıyor:
“Portresini çizdiğim Dan Miller karakteri, süpermarkette tuzağa düşen kasabalılar arasında en güçlü ve en güvenilir kişilerden birisidir. Kuşatıldığı ve kapana kısıldığı zaman insanların neler yapabileceğini senaryo her yönüyle yansıtır. Hayatta kalabilmek için herşeyi yapabilirler. Herkes öncelikle kendi başının çaresine bakmaya çalışır. Diğer insanlar kendi canından sonra gelir. Dan Miller da böyle bir durum altındayken yanındakini umursamayacak bir insan olduğunu gösterecektir.”
“Öldüren Sis-The Mist”in kadrosuna okul öğretmeni Irene rolünde Frances Sternhagen de katıldı. 1979 yılında gösterime giren “Starting Over”dan bu yana Sternhagen'in sıkı bir hayranı olan Darabont, filmdeki öğretmen Irene rolünü ona teklif etti.
Senaryoyu okuduğunda “esrarengiz yaratıklara karşı savaş açma” fikrine karşı koyamadığını belirten Frances Sternhagen, “Özellikle de elimde böcek spreyiyle koşuşturacağım sahneyi okuduğumda çok sevdim” diyor ve şöyle devam ediyor:
“Ayrıca öykülenen konuyu da çok cazip bulduğumu söylemeliyim. Stephen King işini çok iyi yapan, çok usta bir yazardır. Özellikle de bizler için diğer insanların potansiyel yıkıcı tehlikeler taşıdığını her yapıtında öne çıkartmayı çok iyi bilir. “Öldüren Sis”in çok keyifli bir öykü olduğu söylenemez, ama insanların ne kadar iğrenç varlıklar olabileceğini göstermesi açısından “Öldüren Sis”i cazip buluyorum.”
“Öldüren Sis-The Mist”teki önemli karakterlerden birisi de, David'in oğlu Billy karakteriydi. Filmin genel öykü akışı içerisinde bu karakterin hayati önem taşıması nedeniyle belirli oyunculuk yeteneklerine sahip bir çocuk aktörün bulunması gerekiyordu. Filmin casting yönetmeni Deb Aquila'nın dokuz yaşındaki küçük aktör Nathan Gamble'ı getirmesiyle film yapımcılarının hayalleri gerçek oldu.
İlk oyunculuk deneyimini Alejandro Gonzalez Inarritu'nun eleştirmenler tarafından çok beğenilen “Babil” adlı filminde yapan Nathan Gamble, teklifi alıncaya kadar Stephen King'in kim olduğunu bilmiyordu. Şimdi artık çok iyi bildiğini söyleyen küçük aktör, ünlü yazar hakkındaki düşüncesini, “Örneğin bir zamanlar `Salem's Lot'u yaptığını biliyorum. Annem o filmin şimdiye kadar gördüğü en korkunç film olduğunu söylüyor” sözleriyle özetliyor.
Nathan Gamble'in korku filmleriyle ilgili yorumu ise kısa ve öz: “Korku filmlerine bayılıyorum. Bence `Öldüren Sis-The Mist' gerçekten çok iyi bir korku filmi.”
Süpermarketin kasiyer kızı Sally rolünde kadroya katılan Alexa Davalos, Frank Darabont'u uzun yıllardır yakından tanıyordu. Kendisi gibi oyuncu olan annesi Elyssa Davalos ile Darabont eskiden Hollywood'daki aynı liseye gitmişler, o günden beri de arkadaş kalmışlardı.
“Daha önce NBC adına çektiği `Raines' dizinin pilot filminde onunla çalıştığım için Frank'in çalışma tarzını yakından tanıyorum” diyen Alexa Davalos, filmde anlatılan öykünün güncel çevreci hareket ile bağlantısına dikkat çekerek, “Çevre kirliliği ve global ısınma yüzünden dünyamızı her gün öldürüyoruz. Her gün havaya neler yaydığımızı, bunun nelere yol açtığını anlattığı için `Öldüren Sis-The Mist'in harika bir metafor oluşturacağı fikrinde olduğumdan bu filmde rol aldım” diyor.
“Öldüren Sis-The Mist”in yetenekli oyunculardan kurulu kadrosunun üyelerinden birisi de Jessup rolünü üstlenen Sam Witwer oldu. Bu karakterin filmde hayati rol taşıdığını belirten Sam Witwer, “Jessup sırları olan bir karakterdir. Hani kamera gösterdiği zaman `O neler biliyor acaba?' diye kendi kendinize sorduğunuz gizemli karakterler vardır ya, Jessup da onlardan birisidir. Çok katmanlı karakterler bana her zaman cazip gelmiştir. Son dönemde izlediğim filmlerin çoğunda ilginç karakterler yoktu. Daha çok özel efektler vardı. `Öldüren Sis-The Mist' ise herşeyden önce insanlarla ilgilenen bir filmdir ve bence bu filmi diğerlerinden ayıran en önemli özelliği budur.”
* * *
“Öldüren Sis-The Mist”in çekimlerine 20 Şubat 2007 tarihinde Louisiana eyaletine bağlı Shreveport'ta başlandı. Kısaca Ark-La-Tex olarak bilinen ve Arkansas'ın güneyi, Louisiana'nın kuzeybatısı ve Teksas'ın doğusunu kapsayacak şekilde 200 millik alana yayılan bir ticaret ve kültür merkezi olan Shreveport kasabası, 1835 yılında Kaptan Henry Miller Sheve tarafından kuruldu. Bugünlerde ise, yörede film çekmek isteyenlere sağladığı vergi avantajlarıyla yapımcıların gözdesi haline geldi.
Film için birinci sınıf bir kamera arkası ekibi kurmayı hedefleyen Frank Darabont, görüntü yönetmenliği için Rohn Schmidt'i tercih ederken kurgu için Hunter Via'yı seçti. Ayrıca aynı zamanda eski okul arkadaşları olan prodüksiyon tasarımcısı Greg Melton ile kostüm tasarımcısı Gigi Ottobre-Melton'u da ekibine alarak kadrosunu tamamladı.
Ortak yapımcı Randi Richmond'un kamera arkası ekipleriyle ilgili yorumu şöyle: “Kurduğumuz ekibin kalitesi mükemmel düzeydeydi. Bu filmi kısa bir zaman diliminde gerçekten çok hızlı çektik. Daha önce büyük bütçeli projelerde çalışmış olan Darabont ile arkadaşlarının bunu başarmamızda büyük katkısı oldu.”
“Öldüren Sis-The Mist”in çekimlerinin büyük kısmı Shreveport'ta kurulu StageWorks stüdyolarında yapıldı. Prodüksiyon tasarımcısı Greg Melton'un karşılaştığı en büyük zorluk, StageWorks stüdyolarında geniş alana yayılan süpermarket seti kurmak oldu. Üstelik bu seti 6 hafta gibi adeta ışık hızı denebilecek kadar kısa sürede kurması gerekiyordu.
Filmin öyküsü, çeşit çeşit ürünlerle tıkabasa dolu bir süpermarket öngörüyordu. Jim ve Myron'un sık sık içtiği biralardan tutun da, tüm karakterlerin kullandığı el fenerlerine; David'in değiştirdiği tişörtlerden yeri geldiğinde silah olarak kullanmak üzere meşaleye dönüştürülen temizlik paspasları gibi ürünlerin hepsi süpermarkete konuldu. “Süpermarketi olayları izleyebileceğimiz şekilde tam anlamıyla doldurduğumuzdan emin olmalıydık” diyor Greg Melton…
Tasarım sürecinde Darabont ile birlikte çalışan Greg Melton, 1960'lı yıllarda çocukluğunun geçtiği Kaliforniya'da var olan üçgen çatılı süpermarketleri örnek aldı. Bu konuda uyguladığı yaklaşımı şu sözlerle özetliyor:
“Üçgen çatılı marketleri çok iyi bilirim. Onlarda akla gelebilecek herşey vardı. Frank ile bir miktar nostalji yaparak işe başladık. Süpermarket setini tasarlarken her aşamada onunla beraber çalıştım. Filmde göreceğiniz tipte süpermarketlere girerken kendinizi evinizde gibi hissedersiniz. Onlara o kadar aşinasınızdır ki, filmdeki süpermarket seti hiç kimseye yapay gelmeyecek.”
Süpermarket seti tamamlandığında beş tane ödeme kasası, sekiz merdiveni, et ürünleri departmanı, dondurulmuş ürünler departmanı, şarap reyonlarıyla herşey hazırdı. En küçük ayrıntısına kadar herşey gerçekçi biçimde oluşturuldu. Geriye sadece yiyecek maddelerinin raflara doldurulması kalmıştı. Onlar da şirketlerle promosyon karşılığı yapılan anlaşmalarla sağlandı. Çekimler bittikten sonra hepsi yerel bağış örgütlerine bağışlanarak ihtiyaç sahibi yoksul insanlara dağıtıldı.
Dikkatli izleyiciler, süpermarkette kitap reyonunun da olduğunu ve tezgahlarda Stephen King kitaplarının da sergilendiğini görebileceklerdir.
Melton ve Darabont'un amaçlarından birisi de, filmin setine belirli bir zaman dilimini yansıtmayan nitelikler kazandırmak oldu. “Geçmiş ve gelecek unsurlarını birleştirip karıştıran bir set düşündük” diyor Melton, “Barkod okuyan cihazların hiçbirisini kullanmadık. Herşey elle hesaplanıyordu. Çevirmeli telefonlarımız vardı ama cep telefonu kullanan insanlar da görülüyordu. Tüm bunları stilistik tercihler sonucunda hayata geçirdik.”
Bir başka stilistik tercih de renk paletindeydi. Greg Melton bu tercihi şu sözlerle ifade ediyor: “Öykünün başlangıcında rengarenk havayı sağlamak istedim. Markete sis çökmeye başladığı andan itibaren canlılık unsurları birer birer yok olmaya başladı. Bu nedenle filmin başlangıcında keskin ve canlı renkler varken sonraki sahnelerde daha karanlık ve kaygı verici tonlar hakim oldu.”
Haftalar boyunca süpermarket setinin kısıtlı ortamında çalışma durumunda kalan aktörler, markette kapana kısılmış insanlar rolünü oynamakta hiç zorlanmadılar. Aktörlerden Toby Jones bu konudaki izlenimlerini şu sözlerle dile getiriyor:
“Süpermarket ortamında çalışmak gerçekten stresliydi. Gerçek hayatımda süpermarkete gittiğim zaman normalde kendimi hemen dışarı atmak isterim. Markette geçirdiğim zaman dilimini elimden geldiğince kısa tutmaya çalışırım. Burada ise zamanımın çoğunu markette geçirdim.”
Filmin çekimlerinde figüranların da büyük önemi vardı. Aslında filmin arka planındaki oyuncuların davranış ve yüz ifadeleri, en az başrol oyuncuları kadar önem taşıyordu. Shreveport bölgesine yeni gelen yapımcılar, doğru figüranlar bulup bulamayacağından endişeliydi. Ancak bu konuda endişelenmelerine gerek bile kalmadı.
Yapımcı Denise Huth, filmde görev alan figüranlar konusunda şunları söylüyor: “Bu filmin çok sayıda figürana ihtiyacı vardı. Hepsinin sabırlı tavrı,özverileri ve sadakati karşısında hayran kaldığımı söyleyebilirim. Figüranlarımızın tamamı mükemmeldi. Figüranlardan normalde beklenenden daha fazlasını talep ettiğimizi biliyorum. Konuşmalı rollere kesintisiz şekilde entegre olmaları şarttı. Tepkilerini inandırıcı ve organik şekilde vermeleri gerekiyordu ki, bunu kesinlikle fazlasıyla başardılar.”
Kuşlarla böceklerin süpermarkete saldırarak terör ve karmaşa yarattığı 35 numaralı sahne, filmin en uzun ve en önemli sahnesiydi.Büyük önem taşıyan bu sahnenin çekimi altı gün sürdü ki, filmin tamamının çekiminin altıda birlik bölümünü oluşturdu.
“35 numaralı sahne, senaryoda on sayfa yer tutuyordu. Teknik açıdan da tek bir sahneydi. Filmin tamamı içindeki en uzun sahne buydu ve tüm aktörlerin katılımıyla yapıldı. O sahneyi nasıl çektiğimiz bugün bile hala aklımda” diyor yapımcı Denise Huth…
Filmin yönetilmesi en zor sahnelerinden birisi de “deprem” sahnesiydi. Süpermarkete sıkışıp kalan 100 oyuncu ve figüranın katıldığı bu sahnede depreme çok benzeyen bir yer sarsıntısı yaratıldı. Aktörlere önceden haber verilmeden şiddetli bir patlama sesi verilmek suretiyle anlık tepkilerinin ölçülmesi, dolayısıyla korkularının filme/beyazperdeye yansıması sağlandı. İşin en güzel yanı da, hiçbir aktör ve figüranın bu sahnede en küçük bir sıyrık bile almaması oldu.
“Öldüren Sis-The Mist”in yapımında özel efektlerin, görsel efektlerin ve yaratık efektlerinin de önemli rolü vardı. Aralarında sis olgusunun da yer aldığı fiziksel efektlerin yönetimini Özel Efektler Koordinatörü Darell Pritchett üstlendi. Propilen, gliserin ve suyun karışımından oluşan bir maddenin dev borular aracılığıyla salgılanması sonucu sis oluşturuldu. Kısa sürede setin her yanı son derece yoğun ve ağır bir sis bulutuyla kaplanmıştı.
Randi Richmond'un sisle ilgili izlenimleri şöyle: “Prodüksiyon sırasında sis de filmin bir aktörü gibiydi. Shreveport'a vardığımızda Darrell küçük bir sahnede ilk sis testini yaptı. Hazırladığı sis karşısında hepimizin ağzının bir karış açık kaldığını hatırlıyorum. Burnumuzun ucunun 2 metre ilerisini bile göremiyorduk. Hepimiz sevinçle, `Tanrım, işte başardık. Bu gerçek bir sis!' diye çığlıklar attık. O anda Frank yanımızda değildi. Hemen yukarı koşup bayram sabahı neşe içinde koşuşan çocuklar gibi durumu kendisine haber verdik.”
Filmde ayrıca 300'ün üzerinde görsel efekt çekimi vardı. Bunların hazırlanmasını Görsel Efektler Süpervizörü Everett Burrell ve CafeFX ekipleri üstlendi. İhtiyaç duyulan makyaj efektlerini ise KNB EFX Group'tan Greg Nicotero ve ekibi hazırladı.
Prodüksiyon ofisindeki KNB odasında yapılan kısa bir tur bile, en sıkı bilimkurgu hayranının gözlerini faltaşı açacak cinsten sürprizlerle doluydu. Odanın her tarafı kalın süngerden hazırlanmış el yapımı dokungaçlar, vahşi böcek ve kuşları simgeleyen cansız bedenler ve kutularca prezervatifle (bunlar yapay kan fışkırması için işe yarıyordu) doluydu.
“Belirtmeliyim ki, `Öldüren Sis-The Mist'i herşeyden önce katıksız bir korku filmidir. Süslü püslü tanımlamalarla akıl karıştıracak halim yok. Herşeyden önce amacım bir korku filmi yapmaktı” diyor Darabont…
Korku illüstrasyonlarıyla tanınan ünlü ressam Bernie Wrightson'ın da yardımını alan Nicotero ile Darabont, ürkütücü yaratık tasarımları için aylarca zaman harcadılar. Bu arada Michael Broom, Tristan Shane ve Aaron Sims gibi sanatçılardan da destek aldılar.
Stephen King öyküsünde dört farklı türde yaratık tanımlar. Örümcekler, kuşlar, böcekler ve bir tane de solungaçlı yaratıktan oluşan bu yaratıkların hiçbirisinin görünümü keskin çizgilerle anlatılmaz. Romanda net olarak anlatılmayan bu konsepti, yaşayan ve soluk alan yaratıklara dönüştürmenin başlıbaşına büyük bir zorluk olacağı ortadaydı.
“Bu yaratıkların King'in kitabındakine sadık kalmasını istiyorsunuz ama başka yönetmenlerin çektiği filmlerdeki yaratıklardan hiçbirisini çağrıştırmıyorsa ne yapacaksınız? Ortada belirgin bir örneği yokken nasıl olup da farklı kılacaksınız?” diyor Darabont…
Çeşitli tasarım fikirleri üzerinde çalışan Darabont ile Nicotero, bunların çoğunu diğer filmlerdeki yaratıklara benzediği için çöpe atmak zorunda kaldılar. Başka filmlerde yeteri kadar ejderha ve dinozor gördüğü için bıkkınlık getiren Darabont'un amacı yepyeni bir görünüme ulaşmaktı. Sonuçta arzu ettiği fantastik görünüme ulaşmayı başardı.
Everett Burrell bu çalışmalar sırasında bazı sahneler için Maya ön-görselleştirme programı kullandı. Böylece çekimler öncesinde temel CGI animasyonu kullanmak suretiyle Darabont ve yapımcıların görsel efektleri laptop bilgisayarlarda görebilmesini sağladı.
Yaratık efektleriyle ilgili her sahnenin filme alınmasından sonra Burrell'in ekibi birtakım referans çekimleri yaptı. Nicotero'nun ekibinin hazırladığı kuş ve böcek maketleri üzerinde yapılan bu çekimler sayesinde görsel efekt ekiplerinin post-prodüksiyon aşamasında digital yaratıkların nerelere yerleştirilmesi gerektiğini bilmesi sağlandı.
Oyunculardan Laurie Holden'ın efekt çalışmalarıyla ilgili gözlemleri şöyle: “KNB ve Greg Nicotero'nun kesinlikle büyüleyici bir çalışma yaptığını düşünüyorum. Bu tipte özel efektlerle çalışmayı çok severim. Hayal gücümü kullanmam gerektiği için kendimi çocukluğuma geri dönmüş gibi hissederim. Hayali saldırgan kuşları öldürmek için çevreye ateş açmak gerçekten çok eğlenceli ve heyecan vericiydi.”
Frank Darabont'un aklını kurcalayan unsurlardan birisi de, filmi nasıl sonuçlandıracağı konusuydu. Bu konuyu nasıl çözümlediğini şu sözlerle açıklıyor:
“Uyarlamayı yaptığım sırada Stephen King'in öyküsünün sonunun açık uçlu olması beni epeyce sinirlendirdi ve endişelendirdi. Durum böyle olunca kendi kararımı kendim vermek zorundaydım. Aslında çoğu zaman bu güzel birşeydir ama bazen de can sıkıcı olabilir. Bu tipteki filmlerin belirgin bir sonunun olmaması halinde iyi olmayacağını düşünüyorum. Bu yüzden belirli bir son sağlama yöntemini izledim.”
Filmin sonunun nasıl olacağını Stephen King ile de tartıştığını söyleyen Darabont, “Kendisine önerdiğim son ile ilgili düşüncesini açıkladığı bir e-mail gönderdi. Eğer benim dediğim gibi bir son aklına gelmiş olsaydı kitabı yazarken kesinlikle kullanacağını söyledi. Böylece Stephen King'in onayını almış oldum. İzleyiciler filmdeki sonu beğenmeyip beni eleştirebilir ama bu konuda Stephen King'in de benimle aynı fikirde olduğu, kendisinin onayını aldığım unutulmasın” diyor.
* * *
Yapımcılarının ve yaratıcılarının düşüncelerine göre “Öldüren Sis-The Mist”i izleyenler, sinema salonunu terk ederken sevdikleri insanlara daha çok bağlanmış olacaklar.
Filmin ortak yapımcılarından Anna Garduño, “İnsanlar bu filmi izledikten sonra hayata karşı daha bir uyanık olacaklar. Sinema salonundan ayrılırken hayatın ne kadar değerli olduğunu düşünecekler. Bu film, aslında nelerin değerli olduğu konusunda insanları düşündürecek ve konuşturacak” diyor.
Yönetmen Frank Darabont'un ise daha farklı bir umut taşıdığını belirterek filmle ilgili şu yorumu yapıyor: “Umarım insanlar sinema salonundan çıkarken daha az şey düşünür. Çünkü `Öldüren Sis-The Mist'i izlemek için harcayacakları iki saatin sonunda gerilim yüklü çılgınca bir yolculuğa çıkmış gibi hissetmelerini ve bu filmde beklediklerinin daha fazlasını bulmalarını umuyorum. Ayrıca filmimin izleyicileri iliklerine kadar titretmesini istiyorum.”
|
|||||