İzleyici Sayısı 88.253
Hasılat 847.904 YTL
|
Indiana Jones ve Kristal Kafatası Krallığı
The Kingdom of the Crystal Skull
|
||||||||
Yönetmen Steven Spielberg
Oyuncular Harrison Ford, Karen Allen, Cate Blanchett, Shia LaBeouf, John Hurt, Ray Winstone, Jim Broadbent
Senaryo David Koepp
Yapımcı Frank Marshall
Prodüksiyon Amirleri Kathleen Kennedy, George Lucas
Görüntü Yönetmeni Janusz Kaminski
Prodüksiyon Tasarımı Guy Hendrix Dyas
Kostüm Tasarımı Mary Zophres, Bernie Pollack
Kurgu Michael Kahn
Özgün Müzik John Williams
Yapımcı Stüdyo Paramount Pictures
Türkiye Dağıtımı UIP Filmcilik
Gösterim Tarihi 23 Mayıs 2008
|
|||||||||
Indiana Jones ve Kristal Kafatası Krallığı Yapım Bilgileri
|
|||||||||
Maceraperest arkeolog Indiana Jones'un muhteşem geri dönüşü...
Yaptığı keşiflerin hepsi birer efsaneye dönüştü, macera denince akıllara ilk önce onun adı geldi: Indiana Jones'tan söz ediyoruz.
Kamçısını elinden düşürmeyen, sağlam yumruklarıyla vurdu mu deviren, yılanlardan nefret eden, dünyayı dolaşan fötr şapkalı efsanevi arkeolog Indiana Jones, 19 yıl aradan sonra en yeni macerası “Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull” ile sinema salonlarını fethetti.
Indiana Jones'un yeni macerası, Soğuk Savaş'ın zirve yaptığı 1957 yılında Güneybatı çölünde başlar. Indiana Jones (Harrison Ford) ve ayrılmaz dostu Mac (Ray Winstone), uzak bir havaalanında Sovyet ajanlarının eline geçmekten son anda kılpayı kurtulmuşlardır.
Profesör Jones artık Marshall Koleji'ndeki yuvasına geri dönmüştür. Ancak karşılaştığı tablo hiç de içaçıcı değildir. Kolejin dekanı olan yakın dostu (Jim Broadbent), Indy'nin aktivitelerinin onu kuşku odağı haline getirdiğini, üniversiteden kovması için hükümet yetkililerinin baskı yaptığını açıklar.
Şehir dışına çıkan Indiana Jones, isyankar ruhlu bir genç olan Mutt (Shia LaBeouf) ile tanışır. Bu genç, maceraperest bir arkeolog olmanın gerektirdiği bütün özellikleri taşımaktadır. Mutt'a kişisel sorunlarını aşması konusunda yardım etmeye karar verir. Bu gençle işbirliği yaptığı takdirde tarihin en görkemli arkeolojik bulgularından birisini ortaya çıkarabilecek; cazibenin, batıl inanışların ve korkunun efsanevi objesi olan Akator'un Kristal Kafatası'nı bulabilecektir.
Ancak Peru'nun en ücra köşelerine giden Indy ile Mutt, arama çalışmalarında yalnız olmadıklarının farkına varırlar. Antik mezarlıkların, unutulmuş kaşiflerin ve efsanevi altın şehrinin var olduğu iddia edilen bu bölgede Sovyet ajanlar da Kristal Kafatası'nın peşindedirler. Sovyet özel timinin başında Irina Spalko (Cate Blanchett) adlı olağanüstü güzel ve acımasız bir kadın ajan vardır. Dünyanın her köşesinde Kristal Kafatası'nı arayan Sovyet ajanlar, kafatasının sırlarını çözebildikleri takdirde Sovyetler'in tüm dünyaya hükmedebileceğine inanmaktadırlar.
Indy ile Mutt artık acımasız Sovyetler'den kurtulmanın bir yolunu bulmak; gizemli kafatasının anlaşılmaz sırlarını çözmek; düşmanlarıyla boğuşurken dost bildiklerinin hareketlerine karşı da temkinli olmak; hepsinden önemlisi de Kristal Kafatası'nın tehlikeli ellere geçmesini önlemek zorundadırlar.
Paramount Pictures'ın sunduğu bir Lucasfilm prodüksiyonu olan “Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull”un yönetmenliğini Steven Spielberg üstlendi. Senaryosunu, George Lucas ile Jeff Nathanson'un geliştirdiği öyküden yola çıkarak David Koepp yazdı. Yapımcılığını Frank Marshall'ın gerçekleştirdiği filmin başrollerinde Harrison Ford, Cate Blanchett, Karen Allen, Ray Winstone, John Hurt, Jim Broadbent ve Shia LaBeouf kamera karşısına geçtiler.
Kamçılı Adam'ın Geri Dönüşü
“Indiana Jones” filmlerinin en ayırdedici özelliği, Steven Spielberg'in eşi benzeri olmayan vizyonu, George Lucas'ın limitsiz hayalgücü ve Harrison Ford'un görüntüsünde ete kemiğe bürünen macera kahramanını aynı potada bütünleştiren birer sinema harikası oluşlarıydı. Serinin dördüncü filmi “Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull” da kendisinden önceki “Indiana Jones” filmlerinin tüm özelliklerini taşıyan bir sinema şöleni olması kaçınılmazdı.
Bundan 27 yıl önce ilk ortaya çıkışından beri Indiana Jones, beyazperdenin en sevilen kahramanlarından birisi oldu. Serinin 1989 yılında gösterime giren son filmi “Indiana Jones and the Last Crusade”in üzerinden neredeyse 20 yıl geçtiği halde dünyanın her köşesindeki hayranları, yeni bir Indiana Jones macerası için ortak isteklerini bıkmadan usanmadan dile getirdiler.
“Indiana Jones'u yaratan biziz ama o artık dünyaya aittir” diyor Steven Spielberg, “Şimdi bizler sadece emanetçiyiz. Görevimiz ise Indiana Jones ile beraber büyüdüğü için hayatında ona çok özel bir yer verenlere mükemmel bir sürpriz yapmanın yanısıra bu karakteri hiç tanımayan yeni kuşaklara da tanıtmaktır. Kısacası bu film hem hayranlar için hem de yeni tanıyacak olanlar içindir.”Filmin prodüksiyon amirliğinin yanısıra senaryo yazımına da katılan George Lucas ise amacının izleyiciyi tanıdık bir çevre içerisinde yepyeni maceralara taşımak olduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Indiana Jones'un dünyası, onun hayranlarının bildiği ve sevdiği aynı dünyadır. Stil aynı, mizah boyutu aynı, kısacası herşey aynıdır. Buna rağmen üzerine ekleyebilecek çok şeyimiz vardı. Filmin setlerine ve ekranlara yansıyanların, bugüne kadarki Indiana Jones filmlerinin hepsinden daha güçlü, daha iyi ve daha keyifli olduğunu göreceksiniz.”
Indiana Jones karakterini bugüne kadar üç kez oynayan Harrison Ford, canlandırdığı karakterle ayrılamaz şekilde bütünleşen aktörlerden birisidir. Elinde kamçısıyla yürüyüşü ve oyun stiliyle maceraperest ruhlu arkeolog Indiana Jones karakterini unutulmaz bir sinema ikonuna dönüştüren Harrison Ford, aynı rolü dördüncü kez oynamaktan duyduğu mutluluğu şu sözlerle ifade ediyor:
“Serinin diğer üç filmini yapmak için dünyayı dolaşmış bir aktör olarak yeni bir Indiana Jones filmi daha yapmaktan çok mutlu oldum. Indiana Jones serilerinin kaderinde eğlendirici ve keyifli filmler olmak vardır. Steven Spielberg ve George Lucas ile bir kez daha iş yapmaktan sevinç duydum. Önceki filmlerde olduğu gibi dördüncü Indiana Jones'u yaparken de harika zaman geçirdik.”
Indiana Jones karakterinin özgün kimyasındaki en önemli elementin Harrison Ford olduğunu belirten Spielberg, dördüncü filmde mutlaka onun oynamasına verdiği önemi şu sözlerle anlatıyor:
“Bu konu, filmi benim yönetmemden, senaryo yazarlarının tercihinden çok daha önemliydi. Indiana Jones rolünde Harrison Ford oynamasaydı, bu seri bu kadar başarılı olmayacaktı. Başka bir deyişle Harrison Ford ile Indiana Jones bir bütünün ayrılmaz parçası haline geldiler.”
Serinin üçüncü filmi “Last Crusade”in gösteriminden sonraki yıllarda Spielberg'in, Indiana Jones karakterinin artık işlevini doldurduğuna yönelik bir inancı vardı. “Last Crusade”i tamamlarken filmin kapanışını devamının olmayacağı şekilde çektiğini kaydeden ünlü yönetmen, “Filmin son sahnesinde Indiana Jones'u at sırtında günbatımına doğru giderken çekmiştim. Artık perdenin inmesi gerektiğini düşünüyordum. Bendeki yeri de tatlı ve güzel bir nostaljiden ibaret olacaktı. Ancak aradan geçen yıllarda Indy hayranlarının benimle aynı şekilde düşünmediğini gördüm. Bu film hayranların ardı arkası kesilmeyen talepleriyle başladı ve yapıldı.”
Yeni bir Indiana Jones filminin yapımı için ekibin bir araya gelmesinde Harrison Ford'un enerjisi, heyecanı ve ısrarının büyük payı oldu. Spielberg o günleri şöyle anımsıyor:
“Harrison bir gün beni arayıp, `Neden yeni bir Indiana Jones filmi çekmiyoruz? Yapılmasını isteyen çok geniş bir hayran kitlesi var' dedi. Son derece azimliydi. Bu arada George'u da arayarak onun da kanına girmiş. Bir süre sonra George beni aradı ve `Steve sen ne diyorsun? Bence yeni bir film yapmak eğlenceli olabilir' diye konuştu. Bugün böyle bir film yapıldıysa fitili ateşleyen kesinlikle Harrison'dur. Onun gaza getirmesi sayesinde George ile oturup en azından bir film daha çekme olasılığı üzerinde kafa yormaya başladık.”
Sonraki günlerde bir araya gelen Spielberg, Lucas ve Ford, dördüncü Indiana Jones macerası yapılacaksa, ana fikrinin ve uygulamasının ilk üç filmin standartlarının üzerinde olması kaydıyla yapma kararı aldılar.
Sadece doğru senaryonun bulunması 19 yıl aldı. Üçlünün kendi arasında yaptığı anlaşmanın ilk maddelerinden birisi, Indiana Jones karakterinin yaşamında da 19 yılın geçmesi şeklindeydi. Bir başka deyişle üçüncü maceranın 19 yıl sonrası konu edilecekti.
“Bu filmdeki Indiana Jones daha bilge değilse bile, kesinlikle daha yaşlıdır” diyor Harrison Ford…
Bir Başka Zaman, Bir Başka Macera
Indiana Jones, 1950'li yılların büyüleyici dünyasında maceraya atılıyor.
Indiana Jones'u beyazperdede en son gördüğümüzde konusu 1938 yılında geçiyordu ve Dr. Jones'un Kutsal Kase'yi bulmak için kötü niyetli adamların peşine düştüğü o günlerde dünyamız büyük bir savaşın eşiğinde bulunuyordu.
Şimdi aradan 19 yıl geçmiştir. Kamçısını yeniden şaklatmak üzeredir. Zaman içinde birçok şey değişmiş, bazıları da aynı kalmıştır. Dünyamız bu defa nükleer yok oluş kuruntusunun yol açtığı korkular nedeniyle yine uçurumun eşiğindedir. Indy'nin mücadelesi ise insanoğlunu imha etme eğilimine girmeden o çok kıymetli ve esrarengiz objenin güvenlik içerisinde kalmasını sağlamaktır.
Serinin birinci filmi olan “Raiders of the Lost Ark”ın çıkış noktasında Spielberg ile Lucas'ın 1930'lu yılların film serilerine duyduğu saygı dolu sevgi vardı. Indiana Jones serisinin ilk üç filmindeki aksiyon, macera ve gerilim boyutunda 1930'lu yılların macera klasiklerinin büyük etkisi oldu. Ancak serinin bitişinin üzerinden 19 yıl geçtikten sonra yepyeni bir eğlence çağı başladı. Seriler televizyona yön verirken sinema ekranlarından da uzak kalmadılar. 1950'lerin ortalarına gelindiğinde bilimkurgu filmlerinin ezici üstünlüğü vardı. Özellikle aksiyon ve macera özlemi çeken genç izleyiciler, bilimkurgu türü filmlere geniş ilgi gösteriyordu.
Genellikle kısıtlı bütçelerle çekilmelerine rağmen bilimkurgu filmleri, hızla değişen bilimsel ve teknoloji dünyasının getirdiği paranoya ve kuşku ortamı üzerinde odaklandılar. Soğuk Savaş döneminin korkularını taşıyor olmalarına rağmen o filmlerde insanoğlunun uzaydan veya denizin derinliklerinden gelecek saldırıların mutlaka üstesinden geleceğine dair iyimserlik göze çarpıyordu. “Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull”un her karesinde 1950'li yılların filmlerinin ruhu hissedilir.
Steven Spielberg bu konudaki yaklaşımını şu sözlerle ifade ediyor: “Indiana Jones karakterinin Atom Çağına doğru hareket etmesi önemliydi. Filmimizin konusu 1957 yılında geçer. O yıllar Soğuk Savaş'ın ve McCarthy yönetimi altında komünizm korkusunun hüküm sürdüğü; kızların amblemli süveterler giydiği, saçını atkuyruğu yaptığı, rengarenk ayakkabılarla dolaştığı; yarış otomobillerinin popüler olduğu yıllardı. Bence 50'li yıllar, rock and roll müziğinin başlangıcını da simgelemesi açısından önemliydi. Filmler Technicolor yöntemiyle çekilirdi. Kısacası 50'li yıllar, Norman Rockwell'in tablosunu yapmaktan zevk aldığı yepyeni ve pırıl pırıl yüzler anlamına geliyordu.”
Prodüksiyon Amiri Kathleen Kennedy'nin yorumu ise şöyle: “50'li yıllar ilginç bir dönemdi. İkinci Dünya Savaşı'ndan çıkan dünyamız, yepyeni bir geleceğe doğru hareket etmenin heyecanını taşırken masumiyetini de hala koruyordu.”
Bu değişiklikler, film yapımcılarının aynı zamanda farklı bir kötü adam keşfetmesi gerektiği anlamına geliyordu. Spielberg bu konuda şu açıklamayı getiriyor:
“Filmin öyküsü 1957 yılında geçince kendimizi bir anda nükleer yok oluş korkusunun hüküm sürdüğü Soğuk Savaş'ın göbeğinde bulduk. Buna eşlik eden bir de Kızıl Tehdit vardı. O yıllarda Amerika'da komünizm dendiğinde akla hemen Kızıl Tehdit sözü gelirdi. Gündelik yaşamda öylesine yer etmişti ki, kötü adam sözü geçtiği anda herkesin aklına direkt olarak Ruslar gelirdi.”
Filmin ortamı ve tonlamasının değişmesine rağmen diğer boyutların aynı kaldığını vurgulayan Spielberg sözlerine şöyle devam ediyor: “Indiana Jones geleneğinin tüm unsurları geri döndü. Harita yine var, uçak yine var. Ayrıca dünyanın neresinde olduğunuzu gösteren küçük kırmızı çizgili araçları da göreceksiniz. Bunların hepsi yıllar içerisinde oluşturduğumuz ortamın vazgeçilmez parçalarıydı.”
Beklendiği gibi sonuç, hem eski hayranları hem de yenileri tatmin eden bir film oldu. Yapımcı Frank Marshall'ın bu konudaki yorumu şöyle: “Bu filmde çıtanın yükseltileceği ve en büyük beklentilerin bile karşılanacağına dair herkeste müthiş bir heyecan dalgası var. İnsanlar bana, `Yeni film nasıl oldu?' diye sorduğunda onlara tek cümleyle cevap veriyorum: Indiana Jones filmi gibi oldu!”
Kahramanlar ve Kötü Adamlar...
Hayatlarının Macerası İçin Tanıdık Yüzler ve Yeni Yetenekler İmza Atıyorlar
İkonik baş karakteri olmasa “Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull”un hiçbir anlamı olmaz. Ancak Indy yalnız yaşayan bir bilimadamı ve yalnız kurt olmaktan hoşnut olsa da, çıktığı her yolculukta ona arkadaşlar, düşmanlar ve dostluğu sorgulanabilir müttefikler eşlik eder.
Prodüksiyon Amiri Kathleen Kennedy'nin bu konudaki yorumu şöyle: “Öykülemede daima yer alan belli bir miktar rahatlatıcı ve huzur verici melodram boyutu vardır. Bir kötü adam mutlaka bulunur ve o kesinlikle en büyük düşmandır. Sürekli şakalaştığı ve espriler yaptığı bir arkadaşı vardır. Bunların yanısıra Indy'nin sevdiği bir kadın mutlaka olur. Çıktığı yolculuk boyunca dostluklar kurar. Bunların kimisi ona ihanet eder, kimisi dıştan gözüktüğü gibi çıkmaz. Macerayı bunlar keyifli kılar.”
En yeni Indiana Jones macerası için uluslararası isimlerden kadro kuran film yapımcılarının hazırladığı listenin ilk sırasında hiç kuşkusuz Harrison Ford'un adı vardı. Yönetmen Steven Spielberg'in “gizli silah” olarak nitelediği Harrison Ford, en baştan itibaren Indiana Jones'un odak noktasındaydı.
Harrison Ford, “Indiana Jones” serisinin baş karakteri olan Dr. Jones karakterini yaratırken gereksiz yere boş laf konuşmayan ve yılandan korktuğunu alçakgönüllükle kabul eden bir kombinasyon oluşturmuş, bu ikisinin harika birleşimiyle çok farklı bir ekran kahramanına imzasını atmıştı.
Filmde efsanevi Kristal Kurukafa'yı ararken Indy'e farkında olmadan yardımcı olan genç arkadaşı rolünde oynayan Shia LaBeouf'un Indiana Jones karakteriyle ile ilgili yorumu şöyle:
“Harrison Ford olağanüstü bir karakter yaratmış. Çaresiz ve kırılgan kaldığı koşulların tam ortasına bırakıldığında müthiş tablolar ortaya çıkar. Indy'nin her kırılganlığı -ki bunlar bol miktarda vardır- birbirinden eğlencelidir. Indiana Jones oldukça sert bir adamdır ama aslında gerçekten iyi bir insandır. Harrison'un çizdiği portre tam olarak buydu. Bence Harrison tam bir aksiyon adamıdır ve aksiyonu sanat formatına dönüştürmüştür. Ondan başka hiç kimse Indiana Jones olamaz.”
Gözüpek arkeolog rolüne 19 yıl aradan sonra geri dönen Harrison Ford, ilerleyen yaşına rağmen olağanüstü zorlayıcı akrobatik hareketlerin kendisini beklediğinin farkındaydı. Yapımcı Marshall, aktörün bu hareketleri kendisinin yapmak istediğini, çok gerekmedikçe dublör kullanmaktan uzak durma eğiliminde olduğunu kaydederek şöyle konuşuyor:
“Tam anlamıyla Indiana Jones olmak istedi, akrobatik hareketleri dublörlere bırakmaya sıcak bakmadı. Bu filmde bol miktarda koşma, takip, atlama, sıçrama, kamçı sallama, ormanda koşuşturma sahnesi göreceksiniz. Harrison bunların hepsini kendisi yaptı. Bu onun oynadığı karaktere duyduğu tutkunun gerçek kanıtıdır ve ekrana kesinlikle yansıyacaktır. Perdede gördüğünüzün Harrison Ford'un ta kendisi olduğunu, herşeyin gerçek olduğunu bilerek izleyeceksiniz.”
30 yılı aşkın süredir beyazperdedin en ünlü aktörlerinden birisi olan Harrison Ford, -1966 yılında oynadığı çok kısa süreli otel bellboyu rolünü saymazsak- oyunculuk alanındaki ilk büyük patlamasını George Lucas'ın 1973'te çektiği “American Graffiti”deki rolüyle yaptı. George Lucas sonraki yıllarda “Star Wars”taki Han Solo rolünü ona vererek sinemadaki asıl büyük çıkışını yapmasını sağladı.
Serinin ilk filmi olan “Raiders of the Lost Ark”ı 1981 yılında çekilirken Indiana Jones rolü için Harrison Ford ilk tercih değildi. Başka bir oyuncu düşünülürken son anda onun oynamasına karar verilmişti. Ancak bugün Indiana Jones rolünde başka bir aktörü hayal etmek bile neredeyse imkansızdır.
Indiana Jones'un artık yaşı ilerlemiş bir karakter olduğunu kabul eden George Lucas, Harrison Ford'un oynadığı karakterle bütünleşmesini şu sözlerle ifade ediyor:
“Harrison bugüne kadar oynadığı dört filmde Indiana Jones karakterine büyük bir evrim yaşattı. Onu 1930'lu yıllardan alıp 50'lere taşımasını bildi. Yaşı hayli ilerlemiş olmasına rağmen macerayı sürekli kılmak için elinden geleni yaptı. Yeni filmdeki macera boyutunun diğerlerinde olduğu gibi başarılı olmasının tek bir nedeni vardır, o da Harrison Ford'un varlığıdır.”
Ünlü aktörün Indiana Jones rolüne geri dönüşü, başta Spielberg olmak üzere setteki herkese heyecan ve nostalji karışımı duygular yaşattı. Spielberg izlenimlerini şu sözlerle dile getiriyor:
“Harrison'un sete gelip de kamçıyı eline almasını, havada şöyle bir çevirdikten sonra kötü adamların üzerinde şaklatmasını seyretmek inanılmaz keyifliydi. Harrison'un kamçı kullanmakta ne kadar hızlı olduğunu görmek büyüleyiciydi. Bu sadece bir nostaljiden çok daha öte bir duyguydu diyebilirim. Bu filmi yaparken Indiana Jones karakteriyle büyümüş insanlara sevdikleri kahramanı geri getirmekle ne kadar büyük iş yaptığımızın işte o zaman farkına vardım.”
Filmin genç aktörlerinden Shia LaBeouf ise setlerde tanık olduğu tabloyu şöyle anlatıyor: “Harrison'un bize sette yaşattığı olağanüstü deneyimi sinema salonlarındaki her yaştan izleyicinin aynen hissedeceğini düşünüyorum. Benim kuşağımdaki insanlar Indiana Jones karakterini sinema salonunda belki hiç görmemiş olabiliriz ama olağanüstü etkileri olduğunu biliyorum. Bence Indiana Jones her kuşaktan izleyiciyi derinden etkileyen çok büyük bir karakterdir.”
Indy'nin en yeni serüveninde Mutt karakteri filmin en önemli karakterlerinin başında gelir. Bu rolde, “Transformers”, “Disturbia” ve “Eagle's Eye” gibi filmlerdeki performansıyla adını duyuran genç aktör Shia LaBeouf kamera karşısına geçti. Böyle bir karakterin portresini çizmenin başlıbaşına bir macera olduğunu ifade eden genç aktör, duygularını şu sözlerle dile getiriyor:
“Rolü aldığımı öğrendiğim andan itibaren hayatımdaki hareket hiç bitmedi diyebilirim. Steven bana yolladığı senaryonun üzerine küçük bir not iliştirmişti. `Okey, şimdi artık kendini Mutt'a dönüştürme zamanıdır” diyordu notunda… Sonra rolüme hazırlanırken izlemem için üç film verdi. Bunlar sırasıyla `The Blackboard Jungle', `Rebel Without a Cause' ve `The Wild One' adlı filmlerdi. Evime gidip izlediğimde özellikle sonuncusu beni çok şaşırttı. Marlon Brando'nun bu tarzdaki bir rolü nasıl oynadığını görme fırsatı buldum.”
Genç aktör filmde portresini çizdiği Mutt karakterini ise şu sözlerle tanımlıyor: “Senaryoyu okudukça çok özgün bir karakter olduğunu gördüm. Mutt normal bir çocukluğu hiç yaşayamamış bir karakterdir. Okulu bıraktıktan sonra kafasına motosikletlerle makineleri takmıştır. Mutt'un çocukluk yıllarında hiç kimseye anlatmadığı birçok olay yaşandığı bellidir. Zaten o da kimseyle paylaşmamayı tercih eder. Kendisini aslında olmadığı şekliyle sunmayı seven bir karakter yapısı vardır.”
Mutt karakterinin yalnızlıktan hoşlanan yapısı konusunda ise şunları söylüyor: “50'li yılların gençlerinde var olan isyankar ve asi ruhun, hemen hemen aynı özellikleri taşıyan Indiana Jones karakteriyle ilginç bir uyum oluşturduğunu düşünüyorum. Aslında bu macerada bir ailenin yeniden oluşturulup güçlendirilmesi üzerinde durulur. Mutt karakteri önce Indiana ile iletişim kurmayı başarır. Sonra tanıştıkları diğer yeni insanlarla iletişim kurar. Sonuçta yaşanan tüm çılgınlıkların arasında güçlü bir beraberlik oluşur. Atılan her yumruğun onları birbirine daha da yakınlaştırdığını söyleyebiliriz.”
“Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull”un birbirinden ilginç karakterleri arasında Indiana Jones'un tamamen unutmayı bir türlü başaramadığı, hayatının en büyük aşkı Marion Ravenwood karakteri de vardır. Bu rolde bir kez daha Karen Allen oynadı.
Marion karakterinin geri getirilmesiyle filmin öyküsünün bütünlük kazandığını belirten senaryo yazarı David Koepp, “Ortada gerçek olan bir şey varsa, o da Marion ile Indy'nin birbirine ait olduğunun net olarak görülmesidir” diyor.
Prodüksiyon Amiri Kathleen Kennedy de şunları ekliyor: “Marion rolünde oynayan Karen Allen gülümsediğinde serinin ilk filmini çektiğimiz günlere döndüğümüzü hissettik. Açıkçası o günden bu yana Karen'ın ruhunda çok az şeyin değiştiğini gördüm.”
Serinin ilk filmi “Raiders of the Lost Ark”ta Marion karakterini canlandırdıktan sonra ikinci ve üçüncü bölümlerde oynamayan Karen Allen, portresini çizdiği karakteri şu sözlerle tanımlıyor:
“Ateşli bir ruha sahip olan Marion çok güçlü bir karakterdir. Ergenlik çağından henüz çıkmışken Indy'e aşık olmuştur. O zamanlar epeyce zorlanmıştır. Ancak eski usul romantik tarzda Indiana Jones daima onun hayatının aşkıdır. Aslında gönlündeki erkek Indy gibi birisi değildir ve bunu en başından itibaren bilmektedir. Gençlik yıllarında modern bir kızdır. Birçokları ona cesur bir kız olarak tanımlar ama cesur değil yaratıcıdır. Kendisine ve başka insanlara nasıl özen göstereceğini bilir. Indy'i olduğu gibi kabullenmekten bir an bile vazgeçmez. Genç bir kızken nasılsa şimdi de aynen öyledir.”
Karen Allen'ın geri dönüşü filmin setindeki aktörler arasında büyük heyecan dalgası yarattı. Filmdeki rol arkadaşlarından Cate Blanchett duygularını şu sözlerle dile getiriyor:
“İlk çekim tamamlandığında herkes sevinçle çığlık attı. Bence Karen Allen olağanüstü liberal ruhlu bir insandır. Onu serinin ilk filminde ilk kez gördüğüm günü hatırlıyorum da, bugüne kadar onun kadar özgür ve ateşli bir kadın kahraman daha görmemiştim. Kendisiyle tanışınca müthiş neşeli bir insan olduğunu gördüm. Onu hem insan, hem de aktör olarak çok sevdim.”
Indiana Jones'un çevresindeki tek güçlü kadın Marion değildir. En az onun kadar güçlü bir başka kadın daha vardır. Kristal Kafatası'nın peşindeki Sovyet askeri birliğinin lideri olan Sovyet kadın ajan Irina Spalko da, öykünün acımasız kadın karakteridir.
Irina Spalko rolünde kamera karşısına geçen Oscar ve BAFTA ödüllü yıldız Cate Blanchett, ilk defa bu kadar kötü ruhlu ve acımasız bir kadını oynadığını belirterek şöyle konuşuyor:
“Sovyet ajanı Irina Spalko, çelik gibi sağlam iradeye sahip bir kadın ajandır. Amacına ulaşmak için önüne çıkacak herkesi hiç gözünün yaşına bakmadan öldürecek kadar da acımasızdır. Düşman gördüğü kişilerin tek hareketle ipini çekmekte hiç tereddüt etmez. Yaptığı işi tam bir titizlikle yapar. Fiziksel açıdan son derece etkileyici bir kadındır ama öldürücülük potansiyelini unutmayalım.”
Seyircinin Cate Blanchett'i izlerken fantastik duygular hissedeceğini söyleyen George Lucas, güzel yıldızın oyun tarzıyla ilgili yorumunu şu sözlerle yapıyor:
“Kötü ruhlu karakterleri oynayabilmek her film yıldızına nasip olmaz. Bu nedenle kötüyü oynamak onlar için eğlenceli ve heyecan verici bir olaydır. Cate Blanchett'in oynadığı Irina Spalko, kafasına koyduğunu mutlaka yapan, asla durmayan bir karakterdir. Bu özellikleri onu iyi bir kötü karakter yapar. İzleyici açısından bakarsak böyle karakterlerin herşeyden önce inandırıcı olması gerekir. İzleyici onlardan korkmalıdır. Açıkçası Cate'in oyun tarzını görünce kesinlikle ondan korkuyorsunuz.”
Bir Indiana Jones filminin parçası olmaktan büyük keyif aldığını belirten Cate Blanchett ise, filmin kötü karakterini oynamayı ciddiye aldığını belirterek şöyle konuşuyor:
“İlk Indiana Jones filmi 1981'de gösterime girdiğinde ben ilkokuldaydım. Sınıftaki kızların hepsi Harrison Ford'u öpmek isterlerdi. Ben çok farklıydım çünkü Indiana Jones olmak isterdim! Harrison Ford ile Karen Allen ekranda aynı karede bir araya geldiğinde olağanüstü elektrik yayılırdı. Bu arada `Raiders'in tema müziğinin de hala kulaklarımda olduğunu söylemeliyim.”
Arkadaşlar ve Yardımcılar...
Her büyük maceraperestin arkasında eşit düzeyde büyük arkadaşlar vardır. “Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull”daki “arkadaş” ve “yardımcıların” portresini dünyanın en ünlü aktörleri çizerken birbirinden keyifli karakterlerin ekrana taşınmasına aracılık yaptılar.
Filmin seçkin aktörlerden kurulu yardımcı oyuncu kadrosunda Oscar adayı aktör John Hurt başı çekti. Indiana Jones'un kayıp raporu çıkarılan eski meslektaşı Abner Ravenwood rolünü üstlenen deneyimli aktör, portresini çizdiği karakter hakkında şöyle bir yorum getiriyor:
“Oynadığım karakter hayatının büyük bölümünü Akator'un Kristal Kafatası'nın izini sürmeye adamış bir karakterdir. Bitmek tükenmek bilmeyen arayışı onu neredeyse deliliğin eşiğine getirmiştir. Diğerleri onu bulmak için geri dönene kadar adada 20 yıl tek başına yaşamıştır. Ancak artık Ruslar da farklı sebeplerle kafatasıyla ilgilenmektedir. Filmin öyküsü de bu noktada başlar.”
Indiana Jones'un oyuncu kadrosundaki yeni isimlerden birisi de, uluslararası izleyicilerin “Sexy Beast” adlı gangster filminden tanıdığı Ray Winstone oldu. Deneyimli aktör filmde Indiana Jones'un yakın arkadaşı “Mac” George Michale rolünde oynadı. Senaryo yazarı David Koepp, “Mac” karakterinin önemini ve özelliklerini şu sözlerle açıklıyor:
“Mac karakteri öyle göründüğü gibi basit birisi değildir. Ona ne zaman inanmanız gerektiğinden asla emin olamazsınız. Kendi amaçları doğrultusunda gerçeği çarpıtmakta üstüne yoktur. Ancak olağanüstü çekici birisi olduğu için onu Indy ile aynı kefeye koyar ve severiz. Hatta içgüdülerimiz bu adama güvenme dese de yine ona inanmak isteriz.”
Portresini çizdiği Mac karakterine sempatiyle yaklaştığını ifade eden Ray Winstone, “Bu rolü oynarken kendimi Amerikalılar ile Sovyetler arasındaki güç ve iktidar savaşının ince çizgisinde yürürken buldum. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Demir Perde'nin ve Soğuk Savaş'ın ortaya çıkışıyla beraber büyük bir kafa karışıklığı ortamı oluşmuştu. Kimin için çalıştığınız veya kime karşı çalıştığınız gibi konular kelimenin tam anlamıyla çılgınlığı beraberinde getirmişti” diyor.
Geçmişteki “Raiders of the Lost Ark” ve “Indiana Jones and the Last Crusade”ın favori karakterlerinden birisi, Indiana Jones ve babasının eski dostu olan müze müdürü Marcus Brody karakteriydi. Bu rolde oynayan Denholm Elliott'un 1992 yılında hayata veda etmiş olması nedeniyle “Kingdom of the Crystal Skull”da yeni bir karakter yaratıldı. Bu da Indy'nin Marshall Koleji'ndeki yeni ve güvenilir danışmanı Dekan Charles Stanforth karakteri oldu.
Stanforth rolünde kamera karşısına geçen Oscar ödüllü aktör Jim Broadbent, oynadığı karakteri şu sözlerle tanımlıyor: “Dekan Charles Stanforth, Indiana'nın yakın dostu ve meslektaşıdır. Birbirlerini üniversite yıllarından beri tanımaktadırlar. Indy'nin her an yardıma hazır danışmanı gibidir. İkisi arasında espri dolu, paylaşıma dayalı bir ilişki sözkonusudur.”
New Mexico... New Haven... Yeni Bir Indy...
Yeni Kuşakların İlk Indiana Jones Macerası İçin Kameralar Çalışmaya Başlıyor.
Herşey Santa Fe'nin kuzeyindeki Hayalet Çiftliği'nde oldu. Indiana Jones geri döndü.
Her yeni filminin çekimlerine mutlaka sette şampanya patlatarak başlayan yönetmen Steven Spielberg, “Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull”da da geleneği bozmadı ve filmin ilk görüntülerini çekmeye başlamadan önce şampanya patlattı.
Yapımcı Frank Marshall ilk çekim günüyle ilgili izlenimlerini şu sözlerle anımsıyor: “Kendimizi sanki ilk filmin sonuna geri dönmüş gibi hissettik. Herşey hemen hemen aynıydı. O zamanlar sette var olan ilişki modelleri, kreatif atmosfer, sevgi ve saygı gibi boyutların hepsi aynen vardı.”
Prodüksiyonun ilk bacağında New Mexico eyaletindeki ıssız çöl ortamında yapılan çekimler vardı. Ghost Ranch - Hayalet Çiftliği'ndeki işleri tamamlayan ekipler, 300 mil güneybatıdaki Deming'e geçtiler. Orada İkinci Dünya Savaşı yıllarından bugüne kadar hiç değişmeden kalan eski bir hava üssünde filmin açılış sahnesi gerçekleştirildi. Bu sahne için figüranlara Sovyet askeri üniformaları giydirilirken savaş döneminden kalma ordu jipleri kullanıldı.
New Mexico'dan sonra sırada New Haven eyaletindeki çekimler vardı. Profesör Jones ve Marshall Koleji'yle ilgili çekimler bu eyalette gerçekleştirildi. Yapımcı Frank Marshall, burada yapılan çekimlerde uygulanan yaklaşımı şu sözlerle açıklıyor:
“Bu filmi yaparken karşımıza çıkan zorluklardan birisi, ilk üç filmde oluşturduğumuz mekanların benzerlerini yapmak oldu. Aslında `Raiders of the Lost Ark'taki sınıf iç mekan çekimleri Londra'da; dış mekan çekimleri ise Kuzey Kaliforniya'daki Pasifik Üniversitesi'nde gerçekleştirilmişti. `Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull'da bu ikisinin yerini alacak mekanlara ihtiyacımız vardı. Aradığımız çözümü Connecticut eyaletindeki New Haven'da bulunan Ivy League okulunda bulduk.”
Marshall sözlerine şöyle devam ediyor: “Filmde adı geçen Marshall Kolejiyle ilgili çekimleri Yale Üniversitesi'nde gerçekleştirdik. Dış mekanlar o dönem için mükemmel; sınıflar istediğimiz kadar büyüktü. Hem üniversiteden hem de kent halkından harika işbirliği gördük. Sınıflardan tutun da, kampüs koridorlarındaki, avludaki ve kentteki motosiklet takip sahnesine kadar her sahnede Profesör Jones, Dekan Stanforth ve Mutt karakterinin tanıtımı açısından mükemmel arka plan sağladı.”
Filmin en zorlu sahnelerinden bir kısmı, Peru'daki yağmur ormanlarında bulunan ormanlık alanda geçer. Senaryo yazarı David Koepp bu tercihin sebebini şu sözlerle açıklıyor:
“Peru'daki Iquitos kenti için `Amazon'a açılan kapı' tanımlaması yapılır. Yoğun ormanlara girmeden önceki son kenttir. Orası vahşi yaşamla uygar dünyanın buluştuğu noktadaki sınırdır. Bir Indiana Jones macerasının başlaması için en mükemmel yer olduğunu düşündük.”
Indiana Jones ile Mutt, ormanın girişindeki küçük kasabada kendilerini Kristal Kafatası'nın gizemine götürecek önemli ipuçlarına ulaşırlar. Kentin dış mekanlarıyla ilgili çekimler, Universal tesislerinde gerçekleştirilirken tozlu Peru sokaklarının kurulması görevini prodüksiyon tasarımcısı Guy Hendrix Dyas üstlendi. Ancak ormanın bulunması daha zorlu bir süreç gerektiriyordu. Film yapımcıları vahşi ormanları yansıtacak ideal mekanları bulmak amacıyla geniş kapsamlı araştırmaya giriştiler.
Filmin ortak yapımcılarından Stewart yapılan çalışmayı şöyle anlatıyor: “El değmemiş orman bulmak zor oldu. Meksika, Guatemala, Güney Amerika, Porto Riko derken dolaşmadığımız yer kalmadı. Sonunda aradığımız doğru mekanların Hawaii'de olduğunu görünce çekimi orada yapmaya karar verdik.”
Şirket yetkilileri aradıkları ormanı Hawaii'ye bağlı Big Island'ın güneydoğu köşesinde buldular. Adanın özel mülkiyete ait kesimlerinde bulunan yoğun ormanlık bölgede birkaç hafta çekim yapan ekipler, filmin en zorlu sahnelerini burada hayata geçirdi. Çekilen sahneler arasında hareket halindeki arabaların üzerindeki kılıç dövüşü sahneleri de yer alıyordu.
Hawaii'deki çalışmanın tamamlanmasından sonra Güney Kaliforniya'ya dönülerek çekimlere devam edildi. Bu bölgelerde yer alan sayısız stüdyo kullanılarak Prodüksiyon Tasarımcısı Guy Hendrix Dyas ve ekibinin hazırladığı geniş ölçekli setlerde çekimler gerçekleştirildi.
Indiana Jones'un eviyle ilgili setler ise Universal'ün ünlü stüdyosu Stage 29'da inşa edildi. Prodüksiyon tasarımcısı Dyas, bu setle ilgili yaklaşımını şu sözlerle özetliyor:
“Indiana Jones'un yaşadığı eviyle ilgili set, ana karakterimizin hayatının daha özel kesitlerini göstermemize izin veren örnek setlerden birisidir. Evin replikalarını yaparken çok sıkı çalıştık. Daha önceki filmlerden görüntüler üzerinde dikkatle odaklandık. Ancak Indiana Jones'un 1930'lu yıllardaki evinin iç mekanlarının rekreasyonunu yaparken artık 1957 yılında olduğumuz gerçeğini aklımızın bir köşesinde tutmaya özen gösterdik.”
Prodüksiyon tasarımcısı Dyas sözlerine şöyle devam ediyor: “Set dekoratörü Larry Dias ile çalışarak Indy'nin kişisel stilini ve ilgi alanlarını yansıtacak bir ev yaratma arayışına girdik. Son filmden bu yana geçen 19 yıllık zaman boyutunu da izleyiciye hissettirmek zorundaydık. Oturma ve çalışma odalarını Indy'nin dünyanın uzak köşelerinde yaşadığı maceralardan topladığı birbirinden güzel ve ilgi çekici arkeolojik sanat eserleri ve nesnelerle doldurduk.”
Dyas'ın ekibi ayrıca Universal Stüdyolarında çeşitli dış mekan setleri de yarattılar. Bunlar arasında Indy ile Mutt'un yolculuklarının ilk aşamasında gittikleri tehlikeli kasaba seti de vardı. Ayrıca filmde heyecanın doruk yaptığı noktada göreceğimiz tapınak setinin bir parçasını oluşturan yaklaşık 26 metre yüksekliğindeki dev yapıyı da Universal Stüdyolarında inşa ettiler.
11 metre yüksekliğindeki silindirin çevresine inşa edilen “taş” merdiven ise Los Angeles'ın öteki ucunda yer alan ve eskiden MGM stüdyoları olarak bilinen Sony Stüdyolarında yapıldı. Kahramanlarımız yalpalayarak yürürken geri çekilen merdiveni Özel Efektler Koordinatörü Dan Sudick gerçekleştirdi.
Dan Sudick daha önce Spielberg'in “War of the Worlds” adlı filminin özel efektlerini hazırlamıştı. Çalışmasından çok etkilendiği için Sudick'i “Indiana Jones”a katılmaya davet ettiğini ifade eden Spielberg, “Hazırladığı sete girdiğimde, Joe Alves'in `Close Encounters of the Third Kind' için yaptığı setten bu yana en heyecan verici setle karşılaştım” diyor.
Kafatasları, Kamçılar ve Deri Ceketler...
Indiana Jones'a Hayat Vermek İçin Hazırlanan İlginç Tasarımlı Sahne Donanımları ve Kostümler
50'li yıllar. Indiana Jones.
“Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull”daki sahne donanımları ve kostümleri hazırlayan ekipleri geniş kapsamlı bir çalışma bekliyordu. Indiana Jones'un kamçısı ve fötr şapkasından Mutt karakterinin motosikletçi ceketine kadar oldukça karmaşık bir yaratım süreci sözkonusuydu.
Kostüm tasarımcısı Mary Zophres ve yardımcısı Jenny Eagen, bu süreçte Harrison Ford'un kostüm tasarımcısı Bernie Pollack ile yakın işbirliği halinde çalıştılar. İlk üç filmin üslubunu tutturmaya çalışırken yepyeni yaklaşımlar da eklemek arasındaki dengeyi korumaları gerekiyordu.
Kostüm tasarımcısı Mary Zophres öncelikle 50'li yılların popüler dergisi Life'ın eski sayılarını dikkatle incelemeye başladı. Yine aynı yıllarda çıkan üniversite yıllıklarını, Rus ordusuyla ilgili el kitaplarını, Maya harabelerinin fotoğraflarını ve tarih kitaplarını araştırdı. Eline geçen her yıllığı incelediğini söyleyen ünlü tasarımcı, özellikle Yale Üniversitesi'nin büyük destek verdiğini söylüyor.
Spielberg'in konusu 60'lı yıllarda geçen yapıtı “Catch Me If You Can”deki kostüm çalışmasıyla BAFTA adaylığı alan Zophres, filmler için giysi hazırlama keyfinin büyük oranda yönetmenin heyecanından kaynaklandığını belirterek, “Spielberg'in her filmi benim için büyük anlam taşır. Bu nedenle onu heyecanlandıracak birşeyler ortaya koyabilmişsem benim için bundan büyük ödül olamaz. Steven'ı gülümsetmeyi başardıysam o gün keyfimden yanıma varılmaz” diyor.
Filmdeki Rus kadın ajan Irina Spalko karakteri için “femme fatale” bir görünüm yarattığını, esin kaynağını ise 1930'lu yılların efsanevi oyuncusu Marlene Dietrich'ten aldığını belirten Mary Zophres, uyguladığı yaklaşımı şu sözlerle açıklıyor:
“Marlene Dietrich'in sertliğe, sinirli yapıya ve huzursuzluğa dayalı bir karizması vardı. Irina Spalko için en uygun görünümün Dietrich tarzı bir görünüm olabileceğini düşündüm. Spalko'nun kötü ruhlu ekibini giydirirken de o döneme ait gerçek Rus askeri üniformaları bulduk. Üniformaları bulduğumuzda heyecandan neredeyse kalbim duruyordu. Ancak sadece 40 ve 42 beden vardı. Kumaşları bularak eskitme işlemine tabi tuttuk. Diğer Rus askerlerinin bedenlerine uygun olarak kendi hazırladığımız üniformaları giydirdik. Hepsi gerçektir. Ceketleri açın, içinde gerçek Sovyet etiketleri vardır.”
Mutt rolünde oynayan Shia LaBeouf için onun asi ruhunu simgeleyecek deri ceket ve motosiklet çizmeleri düşündüğünü söyleyen Zophres, bu karakter için yaptığı çalışmayı şöyle anlatıyor:
“Mutt karakteri yaratılırken `The Wild One' adlı filmdeki Marlon Brando'dan esinlenilmişti. Yardımcım Jenny Eagen ile beraber çeşitli otantik motosiklet ceketleri bulduk ve LaBeouf'tan bunları denemesini istedik. Sonuçta üstüne en iyi uyanı seçmeyi başardık. Ardından çok sayıda versiyonunu ürettik. 30 tane kadar motosiklet ceketi hazırladık. Shia'nın çok sayıda aksiyon sahnesi olduğu için çok çabuk yıpranıp kirleniyorlardı. Bu nedenle fazla sayıda yedek hazırladık.”
Harrison Ford ile 15 yıldır beraber çalışan Kostüm Tasarımcısı Bernie Pollack'ı da, hem akademik bir kişilik olarak, hem de maceraperest olarak Indy'nin gardrobunu güncellemek gibi zor bir görev bekliyordu. Indiana Jones karakterini 30'lu yılların giyim anlayışından alan Bernie Pollack, onu adım adım 50'li yıllara taşıdı. Bu konuda neler yaptığını kendisinden dinleyelim:
“Aslında Indiana Jones'u giydirmek benim için zor olmadı diyebilirim. Sonuçta Indy oldukça klasik bir adamdır. Kendine özgü bir stili vardır ve pek değiştirmez. Indiana Jones'u 18 yıldır giydirmemiştim ama ilk filmdeki kostümünü evimde saklıyordum. Filmin setine getirip Harrison Ford'dan denemesini istedim. Nerelerini değiştirmemiz gerektiğine bakacaktım. Harrison kıyafeti giydiği anda üstüne tam oturduğunu gördüm. Kendisini o kadar rahat hissetti ki, `Hadi hemen başlayalım' diye espri bile yaptı. Yine de filmdeki aksiyon sahnelerinin bolluğunu dikkate alarak Indiana Jones karakteri için aynı stilde 60 tane pantolon ve 72 tane gömlek hazırladık.”
Indiana Jones'un ünlü fötr şapkasını yeniden hazırlamak daha zor oldu. Çeşitli tasarımlar ve farklı kumaşlar üzerinde çalışma yapan Bernie Pollack, şapka üreticileriyle de irtibat kurdu. Sonunda aranan şapka Almanya'da bulundu. Filmin setine getirilmesi için işlemler hızlandırıldı. Son noktada en uygun şapkanın hangisi olacağı kararını Steven Spielberg verdi.
Ödüllü sahne donanımcısı Doug Harlocker'in görevi ise kamçılardan mumyalara, motosikletlerden lamalara kadar herşeyi bulmak ve satın almaktı. Görev alanına çok çeşitli araç gereçler girdiği için Harlocker'i “Indiana Jones” serisinin orijinal mirasına sadık kalırken yeni şeyler tanıtmak gibi zor ama zevkli bir görev bekliyordu.
Harlocker ve ekibi, “Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull” için her biri hazine değerinde araç gereci bir araya getirdiler. Bunlar arasında Mutt karakteri için Bobber stili bir motosiklet, AK47'ler, Ruslar için Tacarov tabancaları, eskrim kılıçları, ahır dolusu hayvanlar vardı. Ama hepsinden önemlisi, “Indiana Jones” serisinin olmazsa olmazı kabul edilen yılandı.
“Indiana Jones karakterinin zayıf yönlerinden birisi, yılanlara karşı hissettiği patolojik düzeyde korkudur. Bu nedenle filmde yılanlar da olmalıydı” diyen Harrison Ford, sözlerine şöyle devam ediyor:
“1980 yılında `Raiders of the Lost Ark'ı çekerken abartılı sayıda yılanımız vardı. Bu kadar gözüpek bir karakterin yılan korkusu seyircinin büyük ilgisini çekti. `Kingdom of the Crystal Skull'da ise sadece bir tane yılanımız var. Çok güzel görünümlü dev piton yılanını hepimiz çok sevdik. Ancak Indy'nin pek hoşlanmadığını tahmin edersiniz.”
Harlocker'in en önemli çalışma alanlarından birisi de, Avustralyalı bir şirketin Harrison Ford için özel olarak hazırladığı kamçılar oldu. Her Indiana Jones filminde kamçı şaklatmayı adeta bir sanata dönüştüren Harrison Ford, yeni filmdeki kamçıları için şu yorumu yapıyor:
“Kamçı sallama konusunda kendimi yeniden master düzeyine getirmem gerekiyordu. Sonuçta kamçı şaklatmak pek sık rastlanan bir beceri değildir. Aradan geçen 19 yıl içerisinde unutmuş olabilirdim. Bu filmde farklı kamçı şaklatma tekniklerini bana öğreten yeni bir kamçı eğitmeniyle çalıştım. Birkaç haftalık sıkı eğitimden sonra kamçı sallama yeteneğimin geri geldiğini gördüm.”
Indiana Jones karakterinin adeta simgesi haline gelen kamçıların setteki herkeste nostaljik duygular ve heyecan uyandırdığını söyleyen Steven Spielberg ise bu konuda şunları söylüyor:
“Harrison'un sete gelip de kamçıyı eline almasını, havada şöyle bir çevirdikten sonra kötü adamların üzerinde şaklatmasını seyretmek inanılmaz keyifliydi. Harrison'un kamçı kullanmakta ne kadar hızlı olduğunu görmek büyüleyiciydi. Bu sadece bir nostaljiden çok daha öte bir duyguydu diyebilirim. Bu filmi yaparken Indiana Jones karakteriyle büyümüş insanlara sevdikleri kahramanı geri getirmekle ne kadar büyük iş yaptığımızın işte o zaman farkına vardım.”
Efsanenin Ardındaki Tarih
Kristal Kafataslarının Sırrını Çözmek İçin Sekiz Yıllık Keşif ve Araştırma Çalışması…
Bankerlikten gelme maceraperest F.A. Mitchell-Hedges, 1924 yılında bugün Belize adıyla bilinen İngiliz Honduras'ındaki Orta Amerika ormanlarının derinliklerine bir keşif gezisi düzenledi. Misyonu, kayıp kıta Atlantis ile ilgili kanıtları bulmaktı. Ancak Hedges'in evlat edindiği kızı Anna öyle bir şey buldu ki, o geziyi ünlü hale getiren Anna'nın ulaştığı bulgu oldu.
Anna'nın 17. yaşgününde Mitchell-Hedges ve ekibi, Lubaantun'daki Maya tapınağı harabelerinde kazı yapmakla meşguldü. Yıkılmış bir mihrabın altındaki toprakta parlayan bir nesne Anna'nın dikkatini çekti. Yekpare şeffaf kuartz kristalinden ustalıkla oyulmuş çok güzel bir insan kafatasıydı bu..
Anna bu kafatasına ilk dokunduğunda tuhaf duygular deneyimlediğini söyledi. Gece yatağının yanıbaşına bu kafatasını ne zaman yerleştirse binlerce yıl önce yaşamış olan Maya kızılderilileriyle ilgili net rüyalar görüyordu. Rüyalarını o kadar net hatırlıyordu ki, onların gündelik yaşamını dinsel kurban törenlerini adeta kendi yaşamışçasına tanıyordu. Arkeolojik kazı bölgesinde yaşayan az sayıdaki kızılderililere göre kafatası o kültürü yok olmaya götüren bir yüksek rahip tarafından kullanılmıştı.
Anna'nın babası bu kafatasının 3.600 yıllık olduğunu tahmin ediyordu. Kızının bulduğu bu tarihi esere, “Kıyametin Kafatası” adını koydu. Çünkü doğaüstü güçleri ve elinde tutanın içine düştüğü talihsizlikleri simgeliyordu.
Bu çarpıcı keşif, sanat ve antika dünyasında heyecan dalgalarına neden oldu. Bir süre sonra başka kristal kurukafalar da ortaya çıktı. Bunların bir kısmı dünyanın çeşitli ülkelerindeki müzelerde bulunabilirken bir kısmı da özel mülkiyet altında kaldı.
Kristal kafataslarının kökenleriyle ilgili olarak bugüne kadar birçok spekülasyon yapıldı. Bazıları bunların Atlantis'ten kalan yadigarlar olduğunu, dünya dışı uzaylı varlıklar tarafından yapılmış olabileceğini öne sürdüler. Büyü yapma, ruh çağırma, hastalıkları tedavi etme ve geleceği önceden görmeyle ilgili psişik enerjinin matrisleri (dölyatakları) olduğuna inananlar da oldu.
Birçok hipotezde 13 sayısının çok büyük önemi vardır. Bir teoriye göre bu kafatasları, dünyamızın merkezindeki bir boşlukta yaşamış olan bir toplumdan geriye kalmıştır. 13 tane “master kafatası” ise bu toplumun tarihçesini ihtiva etmektedir. Başka bir teoriye göre de, 13 tane master kafatasının belirli bir özelliği vardır. 13 parçayı bir araya getirmeyi başaran, her kafatasının sahip olduğu becerilerin toplamıyla donatılacak, böylece yepyeni bir çağ başlayacaktır.
Mitchell-Hedges'in yaptığı keşfi duyurmasından sonra dünya çapında üne kavuşan diğer kristal kafataslarının çoğu daha stilize yapıdadır. Tek bir kafatası parçasının üzerine kazınmış dişler vardır. Buna karşılık Mitchell-Hedges'in kızının bulduğu kafatasında sökülebilir düşük çene göze çarpar.
Dünyanın çeşitli müzelerinde bulunan kafatası çiftlerinin en çok tanınan örnekleri, İngiliz Kristal Kafatası ile Paris Kristal Kafatası'dır. Bunlardan ilki şu anda Londra'daki İnsanlık Müzesi'nde, ikincisi ise Paris'teki Musee de L'Homme'da sergilenmektedir. Diğer ünlü kafatası çifti ise Maya Kristal Kafatası ile Ametist Kafatası'dır. Bunların Birleşik Amerika'ya bir Maya rahibi tarafından getirildiği rapor edilmiştir.
Özel koleksiyonlarda bulunan ünlü kafataslarının kısaltılmış isimleri ise “Max” ve “E.T.”dir. Aynı zamanda Teksas Kristal Kafatası adıyla da bilinen Max, 1980'li yıllarda Tibetli bir şifacı / üfürükçü doktor tarafından Houston'lu JoAnn Parks'a satılmış ve onun mülkiyeti altına geçmiştir. Kafatasını satın alan sahibesi JoAnn Parks'ın “Max” adını uygun görmesiyle bu adla tanınmaya başlamıştır.
E.T. kafatası ise dış görünümünün dünya dışı uzaylı varlıkları çağrıştırması sebebiyle bu ismi almıştır. Joke van Dieten Maasland'ın özel koleksiyonun parçasıdır. Sahibesi Joke van Dieten Maasland, bu kafatası sayesinde beyin tümörünün iyileştiğini iddia etmektedir. Mitchell-Hedges'in bulduğu kafatası ile aynı özelliklere sahip olan tek kristal kafatası ise Kuartz Kristal Kafatası'dır. Ayrılabilir çene yapısı göze çarpar ama ona kıyasla biraz daha büyüktür ve şeffaf değildir.
Ancak bugüne kadar bulunan kafatasları arasında en ünlüsü hiç kuşkusuz Mitchell-Hedges'in bulduğu kafatasıdır. Ağırlığı yaklaşık 5,3 kilogramdır. Yüksekliği 12 cm, uzunluğu 18 cm, genişliği de 12 cm'dir.
Mitchell-Hedges ailesi 1970 yılında ellerindeki kafatasını test edilmesi için Kaliforniya Santa Clara'da kurulu bulunan ve kristal araştırmaları alanında öndegelen tesisler arasında yer alan Hewlett-Packard Laboratuvarlarına gönderdiler. Testleri yöneten sanat restorasyoncusu Frank Dorland'a göre, test sırasında bazı çarpıcı bulgulara ulaşıldı. HP araştırmacılarına verdiği raporda, bu kafatasının, kristalin doğal eksenine uygun şekilde oyulmuş olduğunu bildirdi.
Modern kristal oymacıları işini yaparken eksen olgusunu mutlaka hesaba katıyorlar veya kristalin moleküler simetrisiyle uyumlu olmasına özen gösteriyorlardı. Çünkü kristalin ekseninin ters yönünde bir oyma yapıldığı takdirde kristalin dağılması sonucu ortaya çıkıyordu. Lazer teknolojisi veya yüksek teknolojiye dayalı diğer kesme yöntemleri uygulansa bile sonuç değişmiyordu.
Dorland ayrıca HP'nin kristal üzerinde yaptığı mikroskobik incelemelerin hiçbirisinde bu kafatasının metal aletler tarafından oyulduğuna dair bulgu ortaya çıkmadığını bildirdi. Bu durum karşısında yeni bir hipotez geliştirdi ve kafatasının elmas kullanılarak kesildiği sonucuna vardı. Silikon kumu ve sudan oluşan bir solüsyon kullanılmak suretiyle detaylı bir çalışma yapılmış olmalıydı. Ancak böylesine detaylı bir işin tamamlanabilmesi için insan gücüyle 300 yılılk bir çalışma gerekiyordu.
Dorland ayrıca bu kafatasının kökeninin Atlantis olduğunu, Haçlı Seferleri sırasında Tapınak Şövalyeleri tarafından taşındığını da iddia etti.
Ancak kafatasının egzotik kökenleriyle ilgili iddiaları destekleyecek herhangi bir kanıt belge bulunamadı. Bazı yetkililer, Mitchell-Hedges'in bu kafatasını tesadüfen bulduğu iddiasının doğru olmadığını; 1943 yılında Londra Sotheby's Müzayede Salonu'ndaki bir müzayededen satın aldığını iddia ettiler. Bu iddiayı destekleyen dokümanlar British Museum'da bulunuyordu.
Sözkonusu iddia ayrıca Mitchell-Hedges'in 1943 yılından önce bu kafatasından neden hiç söz etmediğine de açıklık getiriyordu. Oysa kızı Anna'nın bulduğunu söylediğine göre 1924 ile 1943 yılları arasında bundan söz etmiş olmalıydı. Bununla beraber Mitchell-Hedges konuyla ilgili yaptığı açıklamada, bulduğu kafatasını saklaması için bir arkadaşına verdiğini, onun Sotheby's'te satışa çıkardığını öğrenince parasını ödeyerek müzayededen geri satın aldığını söyledi.
Ayrıca Hewlett-Packard laboratuvarlarındaki testlerin gerçekten yapılıp yapılmadığı konusunda da bazı kuşkular vardır. Şirket tarafından böyle bir test yapıldığına dair herhangi bir kanıt ortada yoktur. Dahası, sonradan yapılan testler, sözkonusu kafatasının 19. yüzyılda mücevher araçları kullanılarak oyulduğunu ortaya çıkartmıştır ki, Kolombiya kökenleri bu durumda daha kuşkulu hale gelmiştir.
Ancak 2007'de 100 yaşındayken hayata veda eden Anna Mitchell-Hedges, ölünceye kadar mülkiyeti altında bulundurduğu kafatası konusunda babasının anlattıklarının arkasında durdu. Kristal kafataslarının bazı önemli mistik güçlere sahip olduğuna inananlara daima destek oldu.
|
|||||||||