İzleyici Sayısı 106.362
Hasılat 878.047 YTL
|
Canavar - Cloverfield
|
|||||||
Yönetmen Matt Reeves
Oyuncular Lizzy Caplan, Jessica Lucas, Michael Stahl-David, Mike Vogel, T.J. Miller, Odette Yustman
Senaryo Drew Goddard
Yapımcılar J.J. Abrams, Bryan Burk
Görüntü Yönetmeni Michael Bonvillain
Prodüksiyon Tasarımı Martin Whist
Kostüm Tasarımı Ellen Mirojnick
Kurgu Kevin Stitt
Görsel Efektler Double Negative, Tippet Studios
Özgün Müzik Johnny Greenwood
Yapımcı Stüdyo Paramount Pictures
Türkiye Dağıtımı UIP Filmcilik
Gösterim Tarihi 15 Şubat 2008
|
||||||||
Canavar - Cloverfield Yapım Notları
|
||||||||
New York sokaklarında canavar paniği...
Japonya'ya gitmeye hazırlanan Rob (Michael Stahl-David), arkadaşları için bir elveda partisi düzenler. Bu partiyi, o güne kadar dile getiremediği çözümlenmemiş duygularını itiraf etmek ve arkadaşlarına bağlılığını güçlendirmek için bir fırsat olarak görmektedir.
Ancak aniden meydana gelen bir sarsıntıyla eğlence partisi yarım kalır. Deprem olduğunu sanan gençler televizyonun başına toplanarak haberleri izlemeye başlarlar. Ardından da hasarı görmek için çatıya çıkarlar. O anda ufukta büyük bir ateştopu görülür ve elektrikler kesilir. Partiye katılan gençler kendilerini sokaklara atarken büyük bir panik başlar.
Harabeye dönen New York sokakları, ne olduğu anlaşılamayan korkunç bir canavar tarafından ele geçirilmiştir. İnsan çığlıklarıyla dev bir canavarın homurtularının kol gezdiği sokaklarda Rob ve arkadaşları için artık kelimenin tam anlamıyla bir can pazarı vardır.
Paramount Pictures'ın sunduğu “Cloverfield”in yönetmenliğini Matt Reeves üstlendi. Senaryosunu Drew Goddard'ın yazdığı filmin yapımcılığını J.J. Abrams ile Bryan Burk gerçekleştirdi. Başrollerinde Lizzy Caplan, Jessica Lucas, T.J. Miller, Michael Stahl-David, Mike Vogel ve Odette Yustman kamera karşısına geçti. Görüntü yönetmenliğini Michael Bonvillain; prodüksiyon tasarımlarını Martin Whist; kurgu editörlüğünü Kevin Stitt; kostüm tasarımlarını Ellen Mirojnick yaptılar. Görsel efektleri Double Negative ve Tippet Stüdyoları tarafından hazırlandı.
Prodüksiyon Notları
“Büyük korkularla dolu bir dönemde yaşıyoruz. Dev bir yaratığın yaşadığımız kente saldırmasını en görkemli şekilde anlatan bir filmin, insanların o korkuyu sinema salonunun güvenli ortamında deneyimlemesini sağlayacağına inanıyorum. Gerçeküstü birşeylerin saldırısını anlatan bir filmi izlemeye giderek herşeyden önce kendim böyle bir deneyimi yaşamak isterim. `Cloverfield' kesinlikle böyle bir filmdir.” --- J.J. Abrams “Cloverfield”in yapımcısı.
“Cloverfield” projesinin tohumları, 2006 Haziran ayında yapımcı / yazar / yönetmen J.J. Abrams'ın “Mission: Impossible III”ün Japonya'daki tanıtım turnesine oğluyla beraber katıldığı günlerde ekildi. “Felicity”, “Alias” ve “Lost” gibi hit TV dizilerinin yaratıcısı olan, uzun metrajlı film yönetmenliğine “Mission: Impossible III” ile başlayan, bugünlerde “Star Trek”i yöneten J.J. Abrams, oğlu Henry ile beraber bir oyuncak dükkanını gezerken Godzilla temalı oyuncakları gördü. Godzilla gibi bir canavarın Japon kültüründe böylesine kalıcı yer etmiş olmasına çok şaşırdı. Godzilla'nın Japon kültüründeki yeri, kendi ülkesi ABD'de alışkın olmadığı kadar önemliydi.
Japonya'dan döndükten sonra Abrams yepyeni bir canavarın yarattığı yıkımı konu alan bir korku filmi yapma düşüncesini geliştirdi. Ancak çekmeyi düşündüğü filme, orijinal “Godzilla”dan ve sayısız devam filmlerinden özde farklı bir yaklaşım getirmek istediğini söyleyen yönetmen, uyguladığı yaklaşımı şu sözlerle açıklıyor:
“Şöyle düşündüm. Eğer boyu gökdelen kadar büyük bir canavar görmüş olsaydınız, onun karşısında bir kum tanesi kadar ufak kalacaktınız. Dolayısıyla canavarı da kum tanesi kadar ufak kalmış bir insanın bakış açısından görmez miydiniz? Ben de filmi çekerken yönetmenin veya Tanrı'nın bakış açısından değil, canavar karşısında ezik ve çaresiz kalan insanların bakışıyla çekmek istedim.”
Abrams bu noktada daha önce “Alias” ve “Lost”un her ikisinde de beraber çalıştığı senaryo yazarı arkadaşı Drew Goddard ile iletişim kurarak dev bir projesi olduğunu söyledi. O anda aklında sadece dev bir canavar üzerine yapacağı bir filmin temel çerçevesi vardı. Çekimlerin elde taşınır portatif kameralarla yapılacağını duyan Drew Goddard teklifi hemen kabul etti.
Bir hafta sonra buluşan Abrams ile Goddard, beş sayfalık treatman üzerinde tartışmaya başladılar. Goddard daha sonra Noel tatili sırasında çalışmasını 58 sayfaya genişletti. Buradaki ana tema, Abrams'ın deyimiyle, “Godzilla'nın `Blair Witch Project' ile buluştuğu Cameron Crowe tarzı bir film”di. Hazırladıkları senaryoyu Paramount yöneticilerinden Brad Weston ile Brad Grey'e götürdüler. İkisi de sıcak bakınca bekledikleri yeşil ışık kısa sürede geldi.
Goddard'ın senaryoyu geliştirmeye devam ettiği sırada yapımcılar da yönetmenin kim olacağı üzerinde kafa yormaya başladılar. Gündemde Abrams'ın çocukluktan beri yakın dostu olan Matt Reeves'in ismi vardı. İlk kez 13 yaşındayken bir 8 mm. film festivaline katıldıklarında tanışmışlar, 1998 yılında “Felicity” adlı hit TV dizisini yaratmışlar, ortak çalışmaları o günden beri devam etmişti.
Aslında Reeves ilk başta uygun bir aday gibi gözükmüyordu. Görsel efektlerle çalışma konusunda herhangi bir deneyimi yoktu. Buna rağmen bu proje için en doğru adayın o olduğunu düşünen Abrams, “Cloverfield”în başında neden Reeves'i görmek istediğini şöyle açıklıyor:
“Bu film aslında Matt Reeves'in bugüne kadar yaptığı herşeye ters bir projeydi. Ancak onu seçme nedenim, herşeyden önce karakter boyutuyla ilgilenmesi ve filmdeki her bir karakteri tek tek ince eleyip sık dokuyan çalışma tarzıydı. Öteki reklam ve video filmi yönetmenlerinin çoğunda bu özellik yoktur. Bu nedenle de günümüzdeki korku filmlerinin pek çoğu, ya işkence ağırlıklıdır ya da ultra hiper şiddet yüklüdür. Dolayısıyla yakınlık kurabileceğiniz yan bulamazsınız. Matt Reeves bu projenin başına geçtiği takdirde karakterleri bize sevdireceğinden emindim.”
Filmin odak noktasında dev bir canavarın New York'u harabeye çevirmesinin yanısıra olağanüstü bir kriz yaşayan bir grup insan vardır. “Cloverfield”in konusu, Japonya'ya gidecek arkadaşları Rob (Michael Stahl-David) için bir elveda partisi düzenleyen bir arkadaş grubu üzerinde odaklanır. Partinin kamerayla görüntülenmesi görevini ise Rob'un arkadaşlarından Hud (T.J. Miller) üstlenmiştir. Ancak amatör bir kamera kullanıcısı olduğu için bu alanda yeterli olduğu söylenemez.
Yönetmen Matt Reeves'in filmin konusuyla ilgili yorumu şöyle: “Bu projenin bana en cazip gelen yanı, çok büyük ölçekte bir olayı anlatırken böyle bir konunun kişisel diyebileceğimiz kadar samimi düzeyde filme çekilecek olmasıydı. Filmin genel modunun (ruhsal durumunun) kaynağını bu karakterlerden bulduğunu söyleyebilirim. Böyle bir senaryoyu yazmanın asıl zorluğu, eldeki karakterleri olağanüstü ve absürd -canavar saldırısı- koşullara tabi tutmanın bir çaresini bulmakta ve herşeyi kesinlikle gerçekçi şekilde anlatmanın yöntemini bulmaktı.”
Matt Reeves'in bulduğu çözüm, filmin çekimlerinin Hud'un amatör kamerasının bakış açısından verilmesi şeklinde bir orijinal konsept oldu. Sürekli ortak çalışan yönetmen Matt Reeves ile senaryo yazarı Drew Goddard, eldeki karakterler arasındaki karmaşık ilişkileri ve canavar saldırısına verdikleri tepkiyi en ince detaylarına kadar örmeye başladılar.
Filmin giriş bölümünde 20 dakika kadar süren elveda partisi sahnesi vardır. Bu süre boyunca karakterler arasındaki ilişkiler sağlam şekilde oluşturulur. Girişteki parti sahnesinin neden bu kadar uzun tutulduğunu Reeves şu sözlerle açıklıyor:
“Herşeyin karakterler üzerine kurgulandığı bir film yapacaksanız giriş bölümünü uzun tutmanız gerekir. Aksi takdirde izleyicinin kafası karışır ve daha sonra başlayacak geniş ölçekli saldırı olayına -canavar saldırısı- yeterince odaklanamaz. Bir arkadaş grubu içindeki karmaşık ilişkileri oluşturduktan, onlar için nelerin önemli olduğunu vurguladıktan sonra artık eldeki karakterleri çılgın bir canavar filminin kendine özgü koşullarının tam ortasına bırakabilir, çıtayı yükseltmeye başlayabilirdik.”
Bu noktada devreye giren senaryo yazarı Goddard şunları söylüyor: “Özgürlük Anıtı'nın kafası koptuğunda artık filmin temposu hız kazanmıştır. O noktadan itibaren karakterlere fazla bakmazsınız. Bu nedenle ayaklarımızın altındaki dünya altüst olmadan önce karakter boyutlarını yerli yerine oturtmak büyük önem taşıyordu.”
Matt Reeves ayrıca film boyunca etkisi hissedilen önemli bir ilişki de kurguladı. Filmin baş karakteri Rob ile Beth'in (Odette Yustman) daha önceki ilişkisi üzerinde durulur. Partiyi kamerayla kaydeden Hud, farkında olmadan Rob'un daha önceden yaptığı kayıtların üzerine çekim yapar. Rob ile Beth arasındaki ilişki küçük bir aşk öyküsüdür ama ikisinin de gözleri sevgi doludur. Bu noktadan yola çıkan Matt Reeves, bu aşk öyküsünü izleyiciye paralel öykü şeklinde sunmaya karar verdi.
“Cloverfield”in başlangıcında yer alan bu materyali, Michael Stahl-David'in kendisi küçük bir video kamera kullanarak çekti. Ayrıca bu görüntülerin bazı kısımları, filmin bütünü içine yedirilmiş şekilde sunulur. Özellikle de meydana gelen şok edici olay üzerine Hud'un kamerasını kısa süreliğine kapatmasından sonra Rob'un orijinal kayıtları yeniden ekrana gelir. Böylece Hud o anki olayları görüntülemeye yeniden başlayana kadar olan sürede izleyici Rob'un kayıtlarını izler.
Yönetmen Matt Reeves bu sahnelerin filmdeki işlevini şu sözlerle açıklıyor: “Bir zamanlar birbirini çok sevmiş iki insanın bugün parti nedeniyle yeniden bir araya gelişine tanık oluruz. Şok edici olaylar başlamadan önce ikisinin hayatı bir kere daha kesişmiştir. Bu iki bölüm arasında ileri-geri gidip gelmek suretiyle filmin drama boyutunu yükselttik. İkisi arasındaki ilişkinin geçmişine bakan izleyici, Rob'un Beth'i kurtarmaya neden bu kadar istekli olduğunu daha iyi kavramaya başlar.”
Hud'un Gözüyle Bir Canavarın Görünümü
Yönetmen Matt Reeves'in uyguladığı yaklaşımın sonucu, izleyicinin basit bir kamera aracılığıyla karakterlerle sağlam bağlantı kurduğu adrenalin yüklü heyecan dolu bir yolculuk oldu. Kullanılan bu teknik, izleyicinin kendisini karakterlere ve onların çevresinde olup bitenlere kendisini bırakmasına izin verdi. Bu da son dönemlerin en favori görüntü yakalama stili olan kişisel kamera kayıt cihazı aracılığıyla hayata geçirildi.
Yapımcı J.J. Abrams'ın bu konudaki yorumu şöyle: “Böyle bir film yapma fikri ilk aklıma geldiğinde özellikle internetteki You Tube sitesinin geniş kitleler üzerindeki etkisi üzerinde kafa yormaya başladım. Bugün öyle bir noktaya gelindi ki, iki dakikalığına online olursanız dünyanın her köşesinden gelen videoları izleyebilirsiniz. You Tube sitesine Irak'tan, Londra'dan, İspanya'dan, Manhattan'dan, kısacası dünyanın her köşesinden videolar yağar. İnsanlar mağazalarda veya arabaların altında gizlenerek birçok görüntüyü çekiyorlar ve başka insanların tepkilerini izleyip görüntülüyorlar.”
Yapımcı Bryan Burks ise şunları ekliyor: “Bugün artık görüntülenmeyen hiçbir olay kalmadı. Eğer bir kente bir canavar saldırısı olsa eminim ki insanlar bunu da çekip belgeleyecektir.”
Senaryo yazarı Drew Goddard şu yorumu getiriyor: “İnternet ortamında yer alan sayısız felaket videosu izleyici üzerinde alışılmadık etki bırakıyor. You Tube çağı diyebileceğimiz bu çağda o videoları izleyenler bir çeşit röntgencilik yapmış oluyorlar. İnsanların çok özel durumlarını izleyebiliyorsanız bunun adına röntgencilik denir. Ayrıca sonsuza kadar tekrar tekrar izleme şansınız var. Bu da diğer insanların yaşamına tekrar tekrar burnunuzu sokmak gibidir. Çekeceğimiz filmde bunu -başkalarının düzenlediği bir partiyi seyretmek- yapabilirsek gerçeklik duygusuna ulaşabileceğimizi biliyorduk. Kaos başladığında o gerçekliği otomatik olarak canavara transfer edebilirdik.”
Aynı deneyim oyuncular açısından da geçerli oldu. Filmde Lily karakterini oynayan Jessica Lucas, “Kendinizi yabancı gibi hissetmek yerine filmin bir parçası gibi hissediyorsunuz. Bu deneyimi o karakterlerle beraber gerçekten yaşadığınız duygusuna kapılıyorsunuz” diyor.
Film yapımcılarını bekleyen bir başka zorluk, bu tipteki ham malzemenin sinemasal anlatım amaçlı olarak nasıl uygulanabileceği konusuydu. Abrams bu konuda şunları söylüyor:
“Öncelikle kendimize, `İnsanlar korkutucu olayları spontane olarak videoya çekerken nasıl bir ortam oluşur?' sorusunu sorduk. İnanılmaz boyutta bir uyum süreci gerektirir diye düşündük. Sonuçta amatör bir kamerayla çekim yapıyorsunuz ve sinemasal araçların desteği olmadan çalışıyorsunuz. Bu nedenle geniş açılı çekimler, olayı farklı açılardan gösteren ters çekimler olmaz. Filmde amatör kamera tekniğini uygulayarak herşeyi Hud'un kamerasından ve bakış açısından verdik.”
Yapımcı Bryan Burk şunları ekliyor: “Filmin gerçek yaşama benzemesini istedik. Eğer yaşadığım kente bir canavar saldırmış olsa, ben de onun görüntülerini çekmek için kameramı alıp sokağa fırlamış olsam, elde edeceğim görüntüler tam olarak böyle olurdu.”
Filmin birçok sahnesine inanılmaz terör ve gerilim unsurları ekleyen bu tekniğin önemli bir özelliği de, kamerayı kullanan kişinin çekim yaparken birçok önemli noktayı `kaçırmasıdır' ki, yakalayamadıkları arasında canavarın bazı görüntüleri de vardır. Gerçek amatör kamera veya belgesel çekimlerinde, görüntüye yansımayan bazı seslerin de duyulduğu görülür. Panik nedeniyle bazen kameranın kapandığı, sonra yeniden açıldığı, çevredeki seslerin de duyulduğu görülür.
“Cloverfield”ın çekimlerinde bunların hepsinin yer aldığını belirten Matt Reeves, “Göremediğimiz şeyler her zaman endişe verir” diyor ve şöyle devam ediyor:
“Siz orada Hud ile birliktesiniz. Onun göremediği şeyleri gösteren karşıt kamera çekimleri de yok. Böyle bir durum olunca sizin de tedirginlik düzeyiniz artar. Çünkü ekrandaki film kamerasının dışında kötü birşeyler olmaktadır. Ancak Hud kamerasını henüz o tarafa çevirmediği için neler olup bittiğini bilemezsiniz. Bunların hepsi gerilim ve tedirginlik boyutunu artırıcı etki yapar.”
“Cloverfield”da kamera ayrıca aniden gelip geçen bazı görüntü parçacıkları da yakalar. Canavarın bazı kısa görüntüleri ekrana yansır. O anlarda karakterlerden birisinin, “O neydi öyle?”, “Siz de gördünüz mü?”, “Neydi o?” diye sorduğuna tanık oluruz.
Görsel efektler süpervizörü Michael Ellis bu görüntülerde uygulanan yaklaşımı şu sözlerle açıklıyor: “Buradaki temel fikir, felaketin meydana geldiği anlarda gözucuyla ancak yakalayabildiğiniz ama ne olduğundan emin olamadığınız şeyleri yakalayabilmekti. Hud karakterinin diğer karakterlerin gittiği yöne doğru yöneldiğini görürüz. Diğer karakterler birçok şeyi Hud'dan daha önce görürürler. O da kamerayı çevirip yakalamaya çalışır ama çoğu zaman geç kalır. Arkadaşları çoktan kaçıp gitmiştir.”
Amatör tabir içeren böyle sahnelerin çekiminde kamera operatörü olarak Chris Hayes gibi profesyonel bir isim görev yaptı. Her çekimde son derece dikkatli davranmak suretiyle, elinde bir kamerası olan herkesin böyle bir filmi çekebileceği izlenimini vermeyi hedefledi. Hatta birçok sahnede kamerayı doğrudan doğruya Hud rolündeki T.J. Miller'in eline vererek daha doğal görüntüler yakaladı.
“Cloverfield”in Oyuncu Kadrosu
Film yapımcıları oyuncu tercihlerinde de “Cloverfield”in kendine özgü çekim tekniğine uygun bir oyuncu kadrosu düşünerek daha önce adı duyulmamış oyunculara yer verdiler. Filmin başrollerinin Lizzy Caplan, Jessica Lucas, T.J. Miller, Michael Stahl-David, Mike Vogel ve Odette Yustman gibi isimsiz oyunculara verilmesi Matt Reeves ile J.J. Abrams'ın bilinçli tercihiydi. Abrams bu stratejiyi daha önce de uygulamış ve o zamanlar isimsiz birer oyuncu olan Keri Russell, Jennifer Garner, Scott Speedman ve Evangeline Lily'e yer vererek kariyerlerinin ateşlenmesine yardımcı olmuştu.
Abrams bu konudaki stratejisini şu sözlerle açıklıyor: “Bu filmin oyuncu kadrosunda kilit noktamız, daha önce büyük filmlerde görülmeyen yetenekli ve sevimli insanlara yer vermek şeklindeydi. Büyük ölçekli bir canavar filmi yapıyor olsak bile bağımsız filmler tadında yapmak istiyorduk. İhtiyaç duyduğumuz şey ise, daha önceden fazla tanımadığımız insanların ekrana getirilmesiydi.”
Yapımcıların tercihi doğrultusunda filmin baş karakteri olan Rob rolü, daha önce eleştirmenlerin gözdesi “The Black Donnellys” adlı TV dizisinde görünen Michael Stahl-David'e verildi. Yönetmen Matt Reeves ile çalışma fırsatını kaçırmak istemediğini söyleyen genç aktör, “Daha oyuncu seçmelerine katıldığım anda Matt ile beraber çalışma fikrinden büyük heyecan duydum. Karakterler ve nüanslarla ilgilenen bir yönetmen olduğunu o anda sezinledim. Karakterler arasındaki dinamiklerden bahsederken heyecan doluydu. `Şunu deneyelim ve ne olacağını görelim' şeklindeki yaklaşımı benimsemişti. Aktörler açısından böyle yönetmenlerle çalışmak özgürleştirici bir deneyimdir” diyor.
Eşine benzerine ender rastlanan sıradışı bir karakter olan Hud rolü ise T.J. Miller'a düştü. Genç aktör, oyuncu seçmelerine ilk katıldığı günle ilgili izlenimlerini şöyle anımsıyor:
“Filmin casting yönetmeniyle yaptığım toplantıda aslında bir komedyen olduğumu kendisine anlatmıştım. Projenin ilk günlerinde herşey tam bir gizlilik altında tutuluyordu ama yine de filme bir miktar mizah boyutu katabileceğim bana söylendi. Ancak katıldığım seçmeler hiç beklemediğim şekilde gelişti. Elime verilen materyal yürek burkucu nitelikte ciddi monologdan oluşuyordu. O anda kafam karıştı ve moralim bozuldu. Buna rağmen deneme monoloğunu yapmaya başladım. Bir süre sonra casting yönetmeni yanıma gelerek, `Müthiştiniz ama bu verilen kesinlikle yanlış senaryoydu. Asistanım size kasten yanlış monolog verdi. Bundan sonra doğrusunu verilecek' dedi. Gerçekten de benim karakterime daha uygun bir senaryo getirdiler. Filmde izleyeceğiniz Hud karakteri bu şekilde ortaya çıktı”
Filmin aynı zamanda “anlatıcısı” da olan böyle bir karakterin portresini çizmek için mizah ve tutku düzeyi yüksek bir aktörün önemli olduğunu kaydeden prodüksiyon amiri Clark, “T.J. bizden birisidir. Filmi izlerken Hud karakterinde hümanizm, coşku ve mizah gücü olduğu için siz de T.J. oluyorsunuz. Kesinlikle kolay ulaşılabilir bir karakterdir. O sadece filmin sesi olmakla kalmayıp aynı zamanda filmin kalbidir” şeklinde konuşuyor.
Filmde Lily rolünde kamera karşısına geçen Jessica Lucas ise, portresini çizdiği karakteri şu sözlerle tanımlıyor: “Lily girdiği her çevreye hükmetmesini bilen yönetici ruhlu bir kızdır. Grup içerisinde herşeyi her an kontrolü altında tutan bir abla gibidir. Grubun, kendi hayatını istediği gibi yaşamasını bilen tek üyesidir. O gece düzenlenen partiyi organize eden kişi olmasının temelinde bu özelliği vardır.”
CBS Televizyonundaki “CSI” dizisine yeni katılan Vancouver doğumlu Jessica Lucas'ın “Cloverfield” projesine girişi de alışılmadık yollardan oldu. Nasıl gerçekleştiğini şu sözlerle anlatıyor:
“Bağlı olduğum ajanstan telefon geldi. Bir J.J. Abrams filminin seçmelerine davet edildiğimi söylüyordu. Ancak ortada bir senaryo yoktu, karakter tanımlaması yoktu, taraflar yoktu, kısacası hiçbir şey yoktu. Böyle bir seçmeye nasıl hazırlanmam gerektiğini bilemiyordum. Yine de bir bant hazırlayarak yolladım. Sonraki altı hafta hiç haber çıkmadı. Bunun üzerine bantı yeniden gönderdim. İki hafta daha geçti. Bryan Burk, J.J. Abrams ve Matt Reeves ile oturup uzun bir okuma seansı yaptık. Rolü aldığımı bana o gün söylediler ki, o anda çok fazla heyecanlandım.”
Prodüksiyon Amiri Clark, altı haftalık sessizliğin sebebini şu sözlerle açıklıyor: “Jessica bize bir deneme bantı yolladı. Şöyle bir inceledik. Elimizde denenmesi gereken yüzlerce kadın oyuncu vardı. Ancak bu rol için istediğimiz özelliklere sahip bir oyuncuyu bir türlü bulamıyorduk. Sonra prodüksiyon menejerimiz bir ara Jessica Lucas isimli bir oyuncuyla çalıştığından bahsetti. O anda kafamızda bir ampul yandı. Hemen Jessica'nın bantını bulup kendisini aradık. Aynı gün buraya gelerek seçmelere katıldı. Kendisiyle anlaşma yaptıktan sonra birkaç gün içerisinde filmin çekimlerine başladık.”
Rob'un eski sevgilisi Beth'in portresini çizen Odette Yustman'ın kadroyu katılışı da ilginç koşullarda gelişti. Bu süreci de prodüksiyon amiri Clark'tan dinleyelim:
“Matt Reeves ve Bryan Burk ile beraber yeni bir toplantıdan daha çıkmıştık. Odette bekleme odasında oturuyordu. Casting yönetmenimiz Alyssa onu göstererek, `Orada oturan kızın Beth rolü için uygun olduğunu düşünüyorum' dedi. Biz de Odette ile tanışınca Beth için mükemmel bir tercih olacağını anladık. Son derece sevimli, yetenekli ve zeki bir oyuncuydu.”
“Cloverfield”in kadrosunda diğerlerine kıyasla biraz daha fazla tanınan iki sima vardı. Bunlardan birisi Marlena rolündeki Lizzy Caplan, diğeri ise Jason rolündeki Mike Vogel'di. Daha önce “Mean Girls” adlı filmde alaycı ruhlu Janis Ian karakterinin portresini çizen ve “The Class” adlı dizide Kat Warbler rolünde oynayan Lizzy Caplan, “Cloverfield”deki Marlena rolünü hiç düşünmeden kabul etti.
Projenin başlangıcındaki gizlilik perdesinden hiç rahatsız olmadığını belirten Lizzy Caplan, “Bu filmde yer alma isteğimin temelinde J.J. Abrams'ın varlığı büyük önem taşır. `Lost' dizisini her zaman beğeniyle ve etkisinden kalarak izlerim. Oyuncu seçmelerinde uygulanan gizlilik perdesi de beni hiç rahatsız etmedi. J.J. Abrams'ın da dahil olduğu bir proje olduğunun haricinde hiçbir şey bilmiyorduk. Hatta okuduğumuz sahneler bile filmden değil, `Alias' gibi televizyon dizilerindendi” diyor.
Mike Vogel ise, daha önce “Poseidon”da Kurt Russell, “Rumor Has It…”te Jennifer Aniston ve “The Texas Chainsaw Massacre”de Jessica Biel ile beraber çalışmış bir oyuncuydu.
Prodüksiyon Amiri Clark'ın Mike Vogel ile ilgili yorumu şöyle: “Kadronun diğer oyuncularına kıyasla Mike'ın film deneyimi çok daha fazlaydı. Seçmelere geldiğinde en tanınmış aktörümüz oydu. Michael Stahl-David ile uyum sağlayabilmesi için elimizden geleni yaptık. İki kardeşin oturup konuştuğu ve bira içtiği bir sahne vardı. Biraları Mike getirdi. İkisi beraber içerken aralarındaki ilişki adeta gerçek kardeş ilişkisi gibiydi. Rob'un ağabeyi rolünü büyük bir başarıyla oynadı.”
J.J. Abrams'ın yapımcılığını üstlendiği büyük bir bilimkurgu / gerilim filminin kadrosunda yer almanın heyecanını yaşayan altı yetenekli aktörü bekleyen bazı kısıtlamalar da vardı. Çekimler bitinceye kadar filmin konusu hakkında hiç kimseye tek kelime bile söylemeleri yasak olacaktı. Bunu önceden hazırlanan “konuyu ifşa etmeme” formlarını imzalayarak güvence verdiler.
Daha Mükemmel Bir Canavarı Yaratmak
“Cloverfield”in görsel efektlerinin hazırlanması görevi, Tippet Studio'dan Kevin Blank ve Eric Leven ile Londra merkezli Double Negative efekt şirketinden Michael Ellis'e verildi. Filmde canavarın gözüktüğü sahnelerin hepsi Tippett Stüdyolarında yaratılırken Double Negative şirketi bünyesinde New York'taki yıkımı ve hasarı gösteren sahneler ile canavarın gözükmediği sahneler hazırlandı.
Yapımcı J.J. Abrams, canavar konusunda uygulanan konsepti şu sözlerle açıklıyor: “Bizim canavarımız aslında yeni doğmuş bir bebektir. O yepyeni bir canavardır. Kafası karışıktır, şaşkındır, yolunu kaybetmiştir, gergin ve sinirlidir. Binlerce yıldan beri suların içinde yaşamaktadır.”
Peki canavar nereden geldi? Bu sorunun yanıtını senaryo yazarı Goddard veriyor: “Bunu bilerek söylemiyoruz. Bizim filmimiz böyle detayları açıklayan bir bilimsel araştırma laboratuvarı değildir. Canavarın nereden geldiğini açıklayan bir sahnemiz de yok.”
New York'u harabeye çeviren bu yaratık sadece yolunu kaybeden bir yaratık değildir. Aynı zamanda aşırı düzeyde sinirlidir. “Onun sinirini bozan küçük şeyler vardır. Örneğin insanlar canını sıkmaktadır. Kendisi açısından bir arı sürüsünü andıran insanların ona ateş etmeye çalışması sinirini bozmaktadır. Böyle şeyler canavarı öldürmeyecektir ama onu incitecektir. Neden ateş ettiklerini anlayamaz. Bu onun için yepyeni bir ortamdır ve olup biten herşeyi korkutucu bulur” diyor Matt Reeves…
Abrams canavarın tasarımı konusunda deneyimli yaratık tasarımcısı Neville Page'in yardımına başvurdu. James Cameron'un yakında gösterime girecek çalışması “Avatar”daki yaratık tasarımlarını yeni bitiren ve Abrams'ın “Star Trek”inde de çalışan Neville Page, “Cloverfield”deki yaratığın tasarımını üstlendi.
Bugüne kadar farklı filmlerde çok sayıda yaratık yapıldığını belirten J.J. Abrams, “Cloverfield”te tamamen özgün bir karakter yaratabilmenin çaresini bulmaya çalıştığını belirterek şunları söylüyor:
“Neville Page'in çalışmasıyla ilk olarak `The Gnoman Workshop' adlı eğitim amaçlı DVD'ler serisinde tanıştım. O eğitim videolarının bana en cazip gelen yanı, Neville'in her konuya gerçekçi bakış açısından yaklaşmasıydı. Sadece daha önceden var olan yaratıklar geliştirmekle kalmıyor, aynı zamanda onların fiziksel makyajını, kas ve iskelet yapısını da açıklayabiliyordu. Nasıl yürüyeceğini, nasıl nefes alacağını, derisinin neye benzeyeceğini tek tek düşünen bir tasarımcıydı.”
Neville Page'in tasarımları kağıt üzerinde hazır olduktan sonra Tippett Stüdyoları devreye girdi. Los Angeles'ta kurulu stüdyolarda farklı görünümler üzerinde çalışma yapıldı. Sadece yaratığın kendisiyle yetinilmeyip kamera ve ışık gibi unsurlara nasıl etkileşime gireceği düşünüldü.
Ayrıca Abrams'ın “doğum sonrası ritüelleri” olarak tanımladığı bazı detaylar da eklendi. Örneğin filmin ilk bölümlerinde canavarın sırtını büyük bir binaya dayayarak kaşımaya çalıştığını görürüz. Bu arada bina imha olur. Aslında canavarın amacı, sırtındaki parazitlerden kurtulmaktır. Ancak dev boyutlarda olduğu için yaptığı her hareket New York kentinde felaketlere yol açacaktır.
Bu noktadan itibaren parazitler fikri ortaya çıktı. Yaratığın kendisi çok büyük olduğu için onun vücuduna dadanan parazitler de büyük olmalıydı. Kentin her tarafında boy göstermeye başlayan ve kabusa yeni kabuslar ekleyen köpek boyutunda korkutucu parazit yaratıklar böyle doğdu.
Yönetmen Matt Reeves filmdeki parazit yaratıkları şu sözlerle tanımlıyor: “Bu parazitler doymak nedir bilmeyecek düzeyde obur, aşırı hareketli, yengeç benzeri sürüngenlerdir. Bir köpeğin saldırganlığına sahiptirler ama aynı zamanda duvarlara tırmanma ve nesnelere yapışma yetenekleri de vardır.”
Büyük Elma'yı (New York'u) Ezmek
Canavarın geçirdiği yıkıcı sinir krizlerinin New York kentinde oluşturduğu büyük yıkımın ilk ipuçları filmin ilk sahnelerinde gözler önüne serilir. Rob'un partisine katılan genç arkadaşları, kentteki durumu görmek için dışarı çıktığında neler olup bittiğine tanık olurlar. Onları, Özgürlük Anıtı'nın yerinden fırlayarak caddenin ortasına devrilmiş olan kafası karşılamıştır.
2007 Mayıs ayı sonunda filme çekilen bu sahne, Temmuz'da Michael Bay imzalı “Transformers”ın gösterimi sırasında izleyiciye sunulan iki dakikalık fragmanda da yer almıştı. Fragmanda başka sahmeler de vardı. Bunlar arasında parti sahneleri, Özgürlük Anıtı'nın kafasının cadde ortasına fırlaması, kentteki diğer tahribat yer alıyordu. Bunların hepsi filmin prodüksiyonundan önce özel olarak çekilmişti.
Yapımcı Bryan Burk bu sahneyi şu sözlerle açıklıyor: “Özgürlük Anıtı'nın kafasıyla ilgili sahnenin izleyici karşısına erken çıkarılması bizim bu filme duyduğumuz inancın simgesiydi. Fragman gösterime girdiği anda korku filmi hayranlarından çok büyük ilgi gördü. Tepkiler tam beklediğimiz gibiydi. O güne kadar hiç kimse bu filmin varlığını duymamıştı. Hatta fragmana bir başlık bile koymamıştık.”
Filmin adeta şifreyi çağrıştıran ismi, aslında yapımcıların doğru gün gelinceye kadar bu prodüksiyonu sessizlik ortamında çekme arzusundan kaynaklanıyordu. Abrams'ın isteği hiç kimsenin bilmediği bir filmi sessizlik içinde çekmek, sonra izleyici tarafından keşfedilmeye bırakmaktı.
Abrams ile Burk'un bağlı olduğu ajansın sahibi John Fogelman'ın önerisiyle iç yazışmalar için projeye ilk etapta “Cloverfield” ismi verildi. İç yazışma maillerinde sürekli olarak “canavar” sözünü görmekten bıkan Fogelman, isimsiz olan bu projeye artık geçici de olsa bir isim bulunmasından yanaydı. Bunun üzerine Abrams'ın Los Angeles'ın batı kesimindeki ofisine yakın bir ana cadde ismi olan Cloverfield'in adı verildi. Sonradan bu değiştirilerek başka bir isim bulunacaktı.
Gerisini yapımcı J.J. Abrams'tan dinleyelim: “Film üzerinde çalışmaya başladıktan sonra Cloverfield bizim için bir çeşit nickname gibi oldu. Aslında ilk düşüncemiz, Rob ile Beth'in filmin sonunda altına saklandığı Central Park'taki Greyshot Köprüsünün ismini vermekti. Ancak zaman içinde Cloverfield ismine o kadar alıştık ki, Greyshot'tan vazgeçmek zorunda kaldık. Öte yandan Cloverfield ismi geniş kitleler arasında yayılmıştı. Hayranlar artık filmi bu isimle biliyorlardı. Sonunda filmin adını değiştirmeden `Cloverfield' adıyla gösterime çıkartmaya karar verdik.”
Fragmanda görülen Özgürlük Anıtı'nın kafasının kopmasıyla ilgili çekimler, Paramount tesislerinde filme çekildi ve Hammerhead Productions tarafından özel olarak yaratıldı. Daha sonra filmin kendisinde yeniden kullanılan bu sahne, Double Negative şirketinde geliştirilerek daha fazla detay eklendi.
Bu sahneyi, John Carpenter imzalı 1981 yapımı “Escape From New York - New York'tan Kaçış” filmine ithaf ettiğini belirten Abrams, “O filmi çocukken çok severdim. Orijinal afişinde bizimkine benzer bir görüntü vardı. Ancak o afişin en sevdiğim yanı, Özgürlük Anıtı'nın kafasının yerinden kopmuş olarak New York caddelerinin ortasında dururken haliydi. Ancak filmin kendisinde yer almamıştı. Bunun çok çılgınca ve ürkütücü bir görüntü olduğunu düşündüğüm için filmimizde yer verdim.”
25 katlı bina boyundaki hayali dev canavarın kendisini yaratmak kadar zor olan bir şey daha vardı: Bu canavarın New York caddelerinde meydana getirdiği olağanüstü yıkımı en gerçekçi şekliyle göstermek… İnsanların çok iyi tanıdığı büyük binaların yıkıldığı sahneleri izleyiciye sunmak… Tippet Stüdyoları ile Double Negative uzmanlarını bekleyen en büyük zorluklardan birisi de bunlardı.
Görsel efekt uzmanı Michael Ellis'in bu konudaki yorumu şöyle: “Bundan birkaç yıl öncesine kadar, bir bina yıkılıp çöktüğünde neler olduğuna dair insanların net bir fikri yoktu. Bir bina çöktüğü zaman ortalığı kalın bir toz tabakasının kapladığı pek bilinmiyordu. Ancak bugün bunların hepsini insanlar çok iyi biliyor. YouTube sayesinde görsel efekt referanslarında da oyunun kuralları değişti”
Buna benzer yıkım sahneleri hazırlanmasında Double Negative şirketinin önceden deneyimi olduğunu belirten Görsel Efektler Süpervizörü Michael Ellis, yapılan çalışmayı şu sözlerle özetliyor:
“Bu filmdeki binalar, dev boyutlarda bir canavarın çarpması sonucu olarak çökerler. Bu yüzden belli bir yöntemle devrilmeliydiler. Çöken binaların enkazından çıkan toz bulutlarını Reeves ile Abrams'ın istekleri doğrultusunda yarattık. Enkazlardan çıkıp caddeye yayılan toz bulutlarını yaratmak için geniş kapsamlı araştırma geliştirme çalışması yaptık. Toz bulutunun hareketleri, akışkan dinamikler kullanmak suretiyle simule edildi. Yanyana sıralanmış binaların çökmesi halinde olağanüstü boyutlarda oluşan toz bulutlarının nasıl hareket ettiğini inceleyerek filmde uyguladık.”
Canavar tarafından yıkılan tanıdık simgelerden birisi de, New York'taki 125 yıllık Brooklyn Köprüsü oldu. Canavarın kuyruğunun takılması sonucunda yıkılan köprüyle ilgili sahneler, Kaliforniya'da kurulu bulunan Downey Stüdyolarında hayata geçirildi. 360 derecelik yeşil ekranla çevrili bulunan bu stüdyoda yapılan çekimler, daha sonra gerçek köprüden alınan arka plan çekimleriyle yer değiştirdi.
Ellis'e bağlı ekipler öncelikle Brooklyn Köprüsü'nün fotoğraflarını çekerek ölçümlerini yaptılar. Ardından bilgisayar ortamında köprü yeniden inşa edildi. Ellis ve animatörleri ayrıca, Washington'daki Tacoma Narrows Köprüsünün 1940 yılındaki çöküşü sırasında elde edilen gerçek çöküş görüntüleri üzerinde de çalışma yaptılar. Asma köprülerin nasıl yıkıldığını dikkatle inceleyerek aynı heyecanı çekimlere yansıtmaya çalıştılar.
Film yapımcıları bu heyecanı izleyicinin hoşuna gidecek şekilde yaratmaya çalışırken aynı zamanda böyle sahnelerin getirebileceği olumsuz etkiler konusunda da son derece hassas davrandılar. Yönetmen Matt Reeves bu konudaki yaklaşımını şu sözlerle dile getiriyor:
“Bu filmdeki canavar aslında günümüzde yüzyüze geldiğimiz terör olayının bir şekilde yansıması ve metaforudur. Böyle duyguları yansıtırken sağlıklı bir yaklaşım bulmamız büyük önem taşıyordu. Terör kurbanlarına saygısızlık etmeden sunmanın çaresini bulmalıydık.”
Ayrıca filmin yapımı sırasında 2001 yılında yaşanan acı verici olayları hatırlatabilecek çok gerçekçi sahnelerden de dikkatle kaçınıldı. Yönetmen Reeves'in öncelikli amacı, o günleri hatırlatmak değil, izleyicinin karakterler üzerinde odaklanmasını sağlayacak bir bakış açısı geliştirmekti. Görsel efekt ekipleri de, filmdeki binaların çöküş sahnelerini hazırlarken bundan altı yıl önce saldırıya uğrayan ikiz kuleleri çağrıştırmamasına büyük özen gösterdiler.
Bir canavar filminin yapım amacının insanlarda rahatsız edici duygular uyandırmak olmadığını belirten J.J. Abrams, bu konudaki yaklaşımını şu sözlerle dile getiriyor:
“Korku filmlerinin belli standartları vardır. `Godzilla' filminin ortaya çıkışı, 1954 yılına denk gelir. Japonya'ya atom bombası atılmasının gölgesinde yapılmış bir filmdir. Kültürel açıdan bakarsak, deneyimledikleri terörle birlikte yaşamak zorunda kalan insanlar her zaman vardır. Ancak bunu genellikle absürd ve mantık dışı birşeylerin kılıfına bürünerek yaparlar. Benim tahminimce `Godzilla'nın yapımı, Japonya'daki insanlar için rahatsız edici duygulardan arınma işlevi görmüştür.”
Abrams sözlerini şöyle noktalıyor: “Bence bu filmin de potansiyel etkilerinden birisi, rahatsız edici duygulardan arınma işlevini sağlayacak olmasıdır. Korkutucu olma potansiyeli taşıyan tanıdık görüntülerden yola çıkarak onları zaman zaman gülünebilir bir şekle koymayı amaçladık. Böylece insanlar, rahatsız edici duygulardan kurtulma deneyimini yaşayabilecekler. Üstelik kendilerini terapiye gitmiş gibi de hissetmeyecekler. Bence insanlar böyle deneyimler yaşamaya açlık duyuyorlar. Sonuçta farkında olsalar da olmasalar da bu film, terörü hissetmiş insanlara o rahatlamayı sağlayacak. Yaşı daha genç olan izleyiciler için ise harika bir canavar filmi olacak."
|
||||||||