Şantör - Quand J'Etais Chanteur
Afişi Büyütün
İzleyici Sayısı 7.336
Hasılat 69.536 YTL
Şantör - Quand J'Etais Chanteur
Yönetmen Xavier Giannoli
Oyuncular Gerard Depardieu, Cecile De France, Mathieu Almalric, Christine Citti, Patrick Pineau, Alain Chanone, Christophe
Senaryo Xavier Giannoli
Yapımcılar Pierre-Ange Le Pogam, Edouard Weil
Görüntü Yönetmeni Yorick Le Saux
Prodüksiyon Tasarımı François-Renaud Labarthe
Kostüm Tasarımı Nathalie Benros
Kurgu Martine Giordano
Özgün Müzik Alexandre Desplat
Yapımcı Stüdyo Europacorp
Türkiye Dağıtımı Chantier Films
Gösterim Tarihi 3 Ağustos 2007
Film Arşivi
Şantör - Quand J'Etais Chanteur Bilgileri   Bu sayfayı Facebook'ta paylaşın
Şantör'de Alain rolünde Gerard Depardieu, Marian rolünde Cecile de France oynuyorlar.
Nesli tükenen şarkıcıyı hayata bağlayan gençlik aşısı...
50 yaşındaki Alain (Gerard Depardieu), Clermont-Ferrand şehrinde çok ünlü bir şantördür. Bu popüler şarkıcıların sabahlara kadar şarkı söylemediği geceler çok az olmasına rağmen, şehre yeni ve farklı bir hava getiren karaoke fenomeni yüzünden Alain gibi şarkıcıların nesli tükenmektedir. Ve bu yüzden, Alain sahnedeki ömrü gittikçe kısalmasından endişelenmektedir.
Bir gece, sahneden seyircilerine serenat yaparken kalabalığın içinden sarışın güzel bir kız  görünür. İlerleyen zaman içinde bu kızla tanışmayı başarır. Marian (Cecile de France), Alain'a karşı son derece dikkatli davranmasına karşı onun cazibesine karşı koyamaz.
Alain'nın sessiz direnişini ve insancıl yapısı nihayet hak ettiğini bulur ve ikili bir süre sonra ilginç bir şekilde birbirine yaklaşır. Kader bu ki Marian, Alain'nın arkadaşı Bruno'nun (Mathieu Amalric) sahip olduğu gayri menkul şirketinde çalışmaktadır ve Bruno'nun da Marian'a karşı ilgisi vardır. Kariyeri sona ermek üzere olan yaşlı şantör Alain'ın, güzel Marian'a karşı olan ilgisi onu yeniden hayatta bağlar.
Yönetmen ve Senarist Xavier Giannoli ile Söyleşi
 `Şantör”ü yapma fikri nereden aklınıza geldi?
Duygu ve düşüncelerimi açık seçik ifade edebilmiş olsaydım böyle bir filmi çekmeme gerek kalmazdı sanıyorum. Buradaki örnek, müzik ve şarkılardır. Bugüne kadar yüzlerce müzik ve şarkı dinledim. Bir şarkı dinleyince neler olur, neden beni etkiler, o müzik benim için neden önemlidir gibi sorular üzerinde hep düşündüm. Sanırım herkes bu duyguyu hissetmiştir. Çünkü bu evrensel bir duygudur.
Bazı şarkıları dinlerken ayaklarımın yerden kesildiğini hissetmişimdir. Bazı filmler de aynı etkiyi yapar. Bazı plakların kendine özgü dünyası vardır. Plak yapımcısı Phil Spector, bunlar için “cep senfonileri” tanımlamasını kullanırdı. Ben de bu ifadeyi severim.  Fransa'da “Chansons à Texte / Yazılı Şarkılar” olarak bilinen şiiri de severim. Ancak hepsinden önemlisi bana tuhaf gelen pop şarkılarını severim. “Pop” sözcüğüyle neyi kastettiğimizi henüz belirleyememiş olsak da bu müzik türü hoşuma gider.
Tüm çocuklar önce şarkı söyleyerek konuşmaya başlar. Bildiğiniz gibi sinema da emekleme çağında “The Jazz Singer” ile şarkı söyleyerek konuşmaya başlamıştı. “The Jazz Singer” sesli çekilen ilk sinema filmiydi. Bu yüzden önemliydi. Şarkı söylemek insan doğasının bir parçası olduğu gibi, aynı zamanda sinemanın doğasının da bir parçası.
Bu filmi yapmanıza yol açan özel bir sebep var mıydı?
Etkilenimlerimi soruyorsanız, mutfakta opera ve Korsika halk şarkıları söyleyen babamı anımsıyorum. Babam sabahın erken saatlerinden gece yarısına kadar sürekli şarkı söylerdi. Ayrıca “Les Paradis Perdus”u yazan Christophe'u çocukluğumdan beri tanırım. Bu yüzden filmin çekilmesinde dolaylı yollardan da olsa onların etkisi vardır. Şarkıcı fikri de buradan doğmuştur.
Bu film sadece bir şarkıcının öyküsünden ibaret değildir. Şarkıcının kendi öyküsünün yanı sıra genç bir kadınla karşılaşmasının öyküsü anlatılır. Yazarken ihtiyaç duyduğum esin kaynağım ise, dinleyicileri üzerinde takdir duygusundan daha çok etkileme ve saygı duygusu uyandıran şarkıcı karakteri şeklinde geldi. Bunlar onu bu kadar küstah yapan özellikleridir. Filmi çektiğimiz sırada “saygınlık” kavramı başlı başına bir tema olarak filizlenmeye başladı. Aşkta saygınlık, çalışma hayatında saygınlık, kısacası hayatta saygınlık… Bunlar birer nota, birer melodi olarak ortaya çıktı.
Gerard Depardieu, "Şantör"de...
Genellikle sade olan sözler ile melodinin gizemi bir araya gelince belli bir mod oluşur. Bu ikisinin bir araya gelmesiyle şarkılar insanlara çok derin ve karmaşık varoluşçu problemleri çağrıştırırlar. Bunu açıklamak hem çok kolay, hem de imkansızdır. Zaten bence sinema da bu kolaylığın ve imkansızlığın ta kendisidir.
Bu yüzden şarkılarla filmin öyküsünü samimi şekilde birbirine bağlama yöntemini izledik. Şarkılar bu filmin içsel sesidir. Dans salonu şarkıcısı fikri de, Michel Delpech'in "Quand J'étais Chanteur" adlı şarkısını dinlediğim sırada aklıma geldi.
İlk kısa filmlerimi çektiğim yıllardan beri en iyi arkadaşım Yves Stavrides ile konuşma alışkanlığım vardır. Ona sık sık danışırım. Beni daha ileriye götürecek tonu, mesafeyi veya detayları bulmamda bana her zaman yardımcı olmuştur.
Öyleyse senaryoyu yazarken bu unsurların hepsini bir araya getirdiniz…
Bundan daha karmaşık bir süreç vardı. Dans salonunda şarkıcının sanatını sergilediği sırada o dansları renklendiren sorular gündeme gelirdi. Beyaz ceket, şarkıcının içindeki çocuk, saygınlık ve hor görme gibi kavram ve sorular… Dahası, filmi bir nevi diskoteklerde bulunan ışık yansıtıcı özelliğe sahip aynalı küreler gibi görmek mantıklıydı.
Bu düşünceyi, Gérard Depardieu'nün filmin başlangıcında söylediği, “Dansçıların hareketlerini gözlemleyerek insanları ve dünyayı daha iyi anlayacağınıza eminim” şeklindeki repliği aracılığıyla filme yansıttım. Filozof ruhlu bir şarkıcıyı oynamak onu da memnun etti.
Dans salonları dünyasına karşı aşinalığınız var mıydı?
Pek sayılmaz. Aile gezilerinden aklımda kalan belli belirsiz anılar vardı. Hiçbirisi fazla heyecan verici değildi. Sanırım bunda Jacques Brel'in şarkısında söylediği, “Oompah orkestralarına (İngiltere'de Bavyera stili müzik yapan Alman grupları), valslere ve akordiyona artık daha fazla dayanamıyorum” şeklindeki sözlerinin de payı vardı. Özetle çok sayıda züppece önyargıya sahiptim. Ancak aynı zamanda da hayatlarını şarkı söyleyerek kazanan bu insanları ilginç buluyordum. Nasıl bir dünyada yaşıyorlardı, günümüzde o dünyayı anlatan bir film yapabilir miyim diye düşündüm.
Karikatürize etmeye kaymaktan kaçınmak zor olmadı mı?
Filme başlamadan önce birtakım araştırmalar yaptım. Kısa bir belgesel izledim. Clemont-Ferrand'da dans şarkıcılığı yapan Alain Chanone ile tanışmak için bağlantı kurdum. Dans salonlarında, ofislerin düzenlediği partilerde ve çay partilerinde söyleyen bir şarkıcı. Michelin lastiklerinin üretildiği fabrikada işçiyken dans şarkıcısı olduğu için, “Ben Clermont-Ferrand'ın dünya çapında starıyım” demek hoşuna gider.
Kısacası kendisiyle dalga geçebilmesini bilen bir insan. Çok samimi ve dürüst biri. Onunla konuşunca kafamdaki her türlü klişenin yok olup gittiğini hissettim. Alain'in herhalde gizlediği birtakım acıları vardı. O acıları ses tonunda bile hissediyorsunuz.
Bu durumda onunla tanışmanız hayati önem taşıyordu…
Alain Chanone ve orkestrasıyla tanışınca kendine özgü ritüelleri, ortamı, soundu ve kitlesi olan bir dünya keşfettim. Jacques Brel'in şarkısında sözünü ettiği “Oompah Orkestralarından” çok uzak ve çok farklı bir dünyaydı bu… Çaldıkları yerler ve dinleyici kitlesinin oldukça klas olduğunu gördüm. Belirli bir stilleri vardı. Bazıları sadece dans etmek için gelirken bazıları da çok özel birisiyle tanışma umuduyla geliyordu. Chanone bana şöyle bir şey dedi: “40 yaşındaysanız eğer dans etmek için gece kulübüne gitmez, orada çocuklarla beraber tekno müzik dinlemezsiniz. O insanlara dans edebileceği bir yer ve bazı küçük mutluluklar veriyorum.”
Çıktıkları turne sırasında Chanone'un orkestrasını (Filmde Gérard Depardieu'nün orkestrasını oynadılar) yollarda takip ettim. Channone'un çiftlik evinde (Filmde Gérard Depardieu'nün evi oldu) bir süre yaşadım. Böylece her şey çok doğal şekilde yerli yerine oturdu.
Gerard Depardieu, "Şantör"de...
Bu tip danslarda şarkıları kim seçer?
Bir dans salonu şarkıcısı, izleyiciyi “yakalayabilmek” için tüm klasikleri ve iyi tanınan şarkıları bilmek ve söylemek zorundadır. Gecenin ilerleyen saatlerinde daha az bilinen materyali de söyleyerek risk alabilir ama insanlar oraya her şeyden önce dans etmeye giderler, şarkıcıyı dinlemek için değil…
Örneğin Chanone şarkılarını seçerken Barbara, Jacques Breal veya Gérard Manset gibi isimlerin şarkılarının yanından bile geçemez. Öncelikle onların şarkılarını söylemek Chanone'u tedirgin eder. İkincisi, Les Marquises eşliğinde dans etmek zordur. Ayrıca kendisi beste yapmaz, kendi materyalini seslendirmez, sadece “cover” yapar.
Filmi çekerken Clermont-Ferrand'da gördüklerinize sıkı sıkıya bağlı kaldınız mı?
Filmi orada, gerçek karakterlerin yaşadığı gerçek ortamlarda çektim. Örneğin Alain Moreau'nun rakibi Mariani rolünde Chanone'un kendisi oynadı. Dans salonu evreninin beni bütünüyle etkilediğini söylemeliyim. Sadece klişeleşmiş eski tarz dans salonlarının değil, modern ve sofistike dünyanın fotoğraflarını çektim ve filme aldım. Kendimi orada evimde gibi hissettim.
Chanone'u daha önceki iki filmim olan “Eager Bodies” ve “Only The Night”ta da göstermiştim. Son derece dostça bir dobralıkla bu filmde de benzer repertuvarımızın (duygular) olduğuna işaret etti. Bu filmin asla dans salonları dünyasını konu alan bir belgesel yapım gibi olmaması gerektiğini söyledi. Aşırı duygusallıktan kaçınmak kaydıyla bir aşk öyküsünün olması gerektiğini belirtti.
Bu filmde birbirleriyle beklenmedik anda karşılaşan iki insanın öyküsü var. Bu ilişkinin portresi, bir şarkının sadeliğiyle çizilir. Zaman zaman ben de Marion karakteri gibi düşünmüş, Alain Moreau gibi olağanüstü bir karakterle karşılaşma ihtiyacı duymuşumdur.
Alain ile Marion arasındaki karşılaşmayı anlatır mısınız?
Bunu şarkı söyleyerek yapmayı çok isterdim ama şarkı söyleyemiyorum. Christophe'un son dönem şarkılarından birisinde şöyle bir dize vardır: “En güzel şeyler, derinlerde bir yerlerde adeta fokur fokur kaynayan güzelliklerdir” der o şarkısında… Açıkçası karakterlerin psikolojisi hakkında konuşurken kendimi rahat hissedemiyorum.
Karakterlerimi yazarken herhangi bir teorik yaklaşım getirmem. Ekranda sözcüklerin kolay kolay ifade edemeyeceği olaylar, hareketler, davranışlar ve “anlar” ararım. Öncelikle gerçek olaylara dayanan sağlam verilerle başlarım. Ne de olsa göstermek, söylemekten daha iyidir.
Alain Moreau'nun hayatı o güne kadar hep dans salonu ışıklarının altında müzikle içiçe geçmiştir. Aşk hakkında şarkılar söyleyen ama bu duyguyu yaşayamayan, yaşasa bile berbat ilişkileri olan yalnız bir erkektir. Marion genç, güzel ve bakımlı bir emlak komisyoncusudur. Alain'e sessiz ve boş evleri gösterir. İkisi arasındaki yapılacak bu “kira sözleşmesi” aynı zamanda bir ilişki için de bahane işlevi görür. Mesafeli davranışlar, kısa dokunuşlar, kaçamak bakışlar ve bir tutam mizahın eşlik ettiği bir dans gibidir. Alain'in söylemek istediği çok şey varken Marion onun sessiz kalmasını istemektedir. Doğuştan zarif bir erkek olduğu için Marion'un bu isteğine saygı gösterir.
İkisini bir araya getiren unsurlardan birisi de aşk konusundaki belirli yaklaşımlarıdır. Bunlar, standartları asla düşürmemek, alçaklığı ve korkaklığı kabul etmemek, insan ruhunun derinliklerinde bulunan ve aşk duygusuna yol açan içgüdünün çok önemli, gerekli ve başa çıkılamaz olduğunu bilmek, yaşanan her şeye rağmen bu duygunun bitmemişlik hissi verdiğini kabul etmek şeklindedir.
Hepimizin hayatında gücü ölçülebilecek önemli duygular vardır. Tutkular ve yalnızlık gibi… Bu iki duygu birbirine çok yakındır ve hayatı daha dolu, daha yoğun, daha müzikal ve daha şehvetli kılar. Alain ile Marion'un ilişkisi de böyle bir ilişkidir.
Bu durum bana, Alain ile Marion'un sanki bir dans pistinin zeminine yapıştığı, böylelikle dansçıların ayaklarının daha rahat ve esnek şekilde kayması için zemin hazırladığı duygusu verdi. Veya dans salonun ışıkların içinden çabucak geçen beklenmedik bir bulut gibi geldi. Hem gerçek, hem de dokunulamaz… Umarım bunları yakalayabilmişimdir.
Gerard Depardieu, "Şantör"de...
O halde bu öykünün merkezinde Marion'un olduğunu söyleyebilir miyiz?
Marion karakteri olmasaydı bu film de olmazdı. Sade öykünün yanı sıra filmin her yerinde Marion'un damgası vardır. Filmin  tonunu o belirler, dansı o yönetir. Marion rolü için tek tercihim Cécile de France oldu. Bence o büyüleyici bir oyuncudur. Sonuçta kadınlar her zaman büyüleyicidir. Genelde çok genç kadınları oynadığı komedi filmlerini izlemiştim. Ancak talepkar, gürültülü patırtılı bir ilişkiyi götüren kadın rolünü hiç oynamamıştı.
O aslında göründüğünden daha genç birisi ama dış görünümünün altında farklı bir şeyler olduğunu sezinledim. Tıpkı bir gölge gibi gönlümü fetheden bir şeyler vardı. Marion karakterine pırıl pırıl ve beklenmedik bir tazelik, dirilik getirdi. Hepsinden de önemlisi, hiçbir kabalığa kaçmadan büyüleyici bir görünümü vardı. 50 yaşındaki Alain Moreau ile oynadığı sahneler aracılığıyla izleyiciye gençlik enerjisi yüklediğini düşünüyorum. Gérard, Mathieu ve ben bu deneyimi onunla beraber yaşadığımız için çok şanslıydık. Cécile eşine ender rastlanan yeteneklerden. Ciddiyet ve espritüelliği aynı anda sergileyerek filme yaşam enerjisi kattı. Herhangi bir merhamet veya acıma hissi uyandırmaya çalışmadan karşı tarafın beklentilerini hayata geçirmeye muktedir bir oyuncu.
Cécile'in oyununu izlerken, Charles Trenet'nin çok sevdiğim “La Folle Complainte” adlı şarkısı aklıma geldi. O şarkıda “fırtınanın intikamı”ndan bahsediliyordu. Bence Cécile “fırtınanın intikamıdır”. Her ne demekse…
Senaryoyu yazarken aklınızda Gérard Depardieu var mıydı?
Evet. Gençlik yıllarımdan beri çalışmak istediğim bir aktör. O benim David Bowie'm veya Mick Jagger'im. Size naif gözükebilir ama günün birinde onunla çalışacağımdan hiç kuşku duymadım. Senaryoyu ona yolladım. Okudu ve evet dedi. Bu kadar basit. Benim süperstar aramadığımı, sadece gerçek bir aktör aradığımı biliyordu. Ona duyduğum saygıyı göstermenin tek yolu filmimde oynamasını sağlamaktı. Portresini çizdiği karakterin gerektirdiği kendini dizginleme, sınırlama gibi özellikleri çok iyi anladı. Aslında her şeyi anladı demek daha doğru…
İnsanlara Depardieu'yu her zaman söylendiği ve herkesin alışkın olduğu şekilde sunmak istemedim. Aktörlük yeteneğinin yepyeni bir görünümünü keşfetmelerini istedim. Kendisini işine adaması ve yaratıcılığıyla filmin setinde harikaydı. Cécile'in, Mathieu'nun ve benim kendisinden istediğimiz her şeyi sezinleyerek ona göre davranmasını bildi. Onunla beraber geçirdiğimiz bu anların hayatımızın en önemli anları olduğunu anladı. Sette yaşanan her şeyin ekrana layıkıyla yansıyacağını umuyorum.
Ve şarkı söyleyebiliyordu!
Şarkı söylediği sahnelerde dublaj yapma konusu gündeme gelmedi. Pavarotti gibi söylemesini zaten beklemiyordum ama gayet iyi ve profesyonel bir ses tonu vardı. Filmin ele aldığı konunun önemli bir parçası da şarkı söylemesiydi. Beraber stüdyoya giderek onun ses rengine uyan şarkıları denedik. Bazı şarkılar belirli bir tercihe göre seçilmişti. Mort Shuman'ın “Save The Last Dance For Me ” ve Serge Gainsbourg'un “L'Anamour” gibi şarkılarını söylerken şarkının içini gayet iyi doldurdu.
Mathieu Amalric'i de önceden iyi tanıyordunuz…
Onunla “The Interview” adlı kısa filmimde çalışmıştım. Bu filmle ilgili fikri oluşturduğumda üçüncü karakter olan Bruno için hemen o aklıma geldi. Kendi kuşağının uzak ara en iyi aktörüdür. Oyun performansında yaratıcılığa dayalı hareket ve özgürlük anlamında Gérard Depardieu büyük benzerlik gösterir. Aynı kadını elde etmek için Depardieu ile mücadele ederken görmek özellikle ilginç olacaktı. İkisi aynı jenerasyonun aktörü değil, ırksal açıdan da farklı fiziksel görünümleri var ve Mathieu'da Gérard'ın rahatsız olması için gereklilik olan zeka parlaklığı vardır. Christine Citti - Patrick Pineau ikilisinde olduğu gibi onların ikisi arasında da çok özel bir denge söz konusu.
Gerard Depardieu, "Şantör"de...
Burada anlatılan öykü, yönetim tarzınız açısından özel bir yaklaşım gerektiriyor muydu?
Tutkularını yansıtma konusunda ihtiyatlı davranan bir erkeğin filmini çekerken tutkulu kamera hareketlerinde çıkış noktası ne olabilir? Bunu başarabilmek için bazı şeyler aramalısınız. Bir kez daha söyleyeyim, kamera hareketleri konusunda önceden kesin ve net açılar düşünülmedi. Bence film yapımı belli bir anı yakalamaktır. Mekan, ışık, aktörler, setteki ortam ve hiç kuşkusuz yazdığım senaryoyu bir araya getiren aksiyonu yakalamaktır.
Birkaç sözcükle toparlayacak olursam, sadeliği, berraklığı, doğruluğu ve hepsinden önemlisi özgürlüğü aradığımı söyleyebilirim. Sistem yok, formül yok, sadece kelimenin her anlamıyla özen ve dikkat var. Direktif veren bir insan değilim. Olup biteni gözlemlemeyi tercih ederim. Belki size tuhaf gelebilir ama iki insanın birbirlerine bakmaya başlamasından itibaren duyguların hareketlendiğini keşfettim. Bu da o sahnenin, hatta filmin bütününün bakış açısını bulmama yardımcı oldu.
Depardieu herhangi bir sahneyi oynadıktan sonra sette yanıma gelerek bana ısrarla şu soruyu sordu: “Hayat dolu oldu mu?”. Biz hayat üzerine bir film yapmadık, amacımız filme hayat vermekti. Katı gerçekçilik beni ilgilendirmiyor. Kişisel olabilen bir film doğası gereği stilize de olur.
Filmin prodüksiyonu nasıl gerçekleştirildi?
Rectangle bünyesindeki (ilk iki filmimi yapan şirket) Edouard Weil ile EuropaCorp bünyesindeki (filmlerin dağıtımını yapan şirket) Pierre-Ange Le Pogam'ın ortak prodüksiyonu şeklinde yapıldı. Herşey karşılıklı saygı çerçevesinde pürüzsüz şekilde yürüdü. Filmim için gereken en iyi özen fazlasıyla gösterildi. Bu vesileyle kendilerine teşekkür etmek isterim.
Cannes Festivali'nin resmi yarışmalı bölümüne seçilmesinin sizin için anlamı ne?
Festival yönetmeni Thierry Frémaux'a şükran borçlu olduğumu hissediyorum. Cannes Festivali bence dünyanın en büyük festivali, en büyük kültürel olayıdır. Biraz gergin olmam doğaldı ama ünlü kırmızı halıda aktörlerimin, teknik ekibimin, Chanone ve Christophe'un siluetlerini görünce o kadar hoşuma gitti ki, gerginliğimden eser kalmadı. Neyse ki, hepimiz çay partisine gider gibi giyinmiştik, aksi takdirde o kalabalık içinde tamamen kaybolacaktım.
Şarkıları İngilizce'ye nasıl çevirdiniz?
Altyazılarda şarkı söyleyemezsiniz, onları sadece okursunuz. Bu yüzden ritmler, danslardaki adım sayıları gibi konular problem olmadı. Zaten çeviri denilen olay, doğası gereği bir yorumlamadır. Gerçek problem ise “L'Anamour” adlı şarkının yabancı dile çevrilemez olmasında karşımıza çıktı. Nasıl yapılabileceği konusunda fikriniz var mı?
Gérard Depardieu ile Söyleşi
Xavier Giannoli bu rolü size nasıl tanımladı?
Bu endüstride net vizyona ve keskin zekaya sahip olan, ne üzerine konuştuğunu çok iyi bilen, sinema ve müziğe sınırsız sevgiyle bağlı bir insanla tanışmak sürpriz oldu. Xavier'in çok geniş film kültürüne sahip olduğunu gördüm. Burada kastettiğim değişik fikir ve sistemlere, tüm film tarzlarına açık bir insan olması. Genel anlamda ise eleştiri ve polemik yönü güçlü bir beyne sahip olduğunu gördüm ki, bu özelliğini takdir ettim. Zor bir insan izlenimi veren ateşli karakter yapısı var. Ancak ben bunun ondaki mükemmeliyetciliğin sonucu olduğunu düşünüyorum. Kısacası yaptığı her şey kendi kişiliğini yansıtıyordu.
“Şantör”ün senaryosunu bana yolladığında bu yüzden hemen evet dedim. Anlatacak öyküsü olan genç ve bağımsız bir yönetmenin enerjisinden öte başka bir mesajı yoktu. Bundan başka hiçbir şey önemli değildi benim için…
Öyküyü okuduğunuzda ilk izleniminiz ne oldu?
Ne anlattığını çok iyi bilen birisinin yazdığı çok güzel bir öyküydü. Diyaloglardaki otantizm bana sevdiğim filmleri hatırlattı. Clermont-Ferrand ve benzeri yerlerdeki dans salonu şarkıcılarına şiirsel saygıyla örülmüş bir senaryo çalışmasıydı. Günümüzün birçok kendini beğenmiş genç yönetmeninin gösterdiği taşra insanını küçümseyen metropolitan yaklaşımı onda göremedim.
Sonra Xavier ile çalışmaya başladığımda beraber çalışmaya alışkın olduğu bir ekibi yönettiğini gördüm. Onlardan herkesin kolay kolay dayanamayacağı yüksek standartlar talep ediyordu.
Ne gibi yüksek standartlar?
Yetenekli yönetmenlerin korkutucu şöhreti kendilerinden önce yayılır. Xavier Giannoli de sert ve uzlaşmasız bir yönetmen olarak ünlenmişti. Bence Xavier sert mizaçlı bir insan değil… Dürüst, zarif ve sevimli birisi… Olağanüstü zeki ve aşırı hassas bir kişiliğe sahip olduğu için zor ve çekici yönleri ağır basıyor. Hepsinden önemlisi güçlü kişiliğe sahip olan çok saygılı bir insan olması…
Takıntılı yönleri var ama bu özelliğinin genellikle senaryo üzerinde asla ani değişiklik yapmamasından kaynaklandığını gördüm. Senaryosunu o kadar ince düşünerek yeterli şekilde yazmış ki, sonradan yeniden düşünmeye gerek görmüyordu.
Prodüksiyon konusunda da kendine özgü prodüksiyon yöntemleri geliştirmişti. Bu yüzden çalışması sırasında çok bağımsız kalabiliyordu. Ayrıca son derece iyi mizah gücü vardı. Çekimler sırasında aynı şeylere bol bol güldüğümüzü söyleyebilirim.
Bir şarkıcıyı oynadığınız için endişeye kapıldığınız oldu mu?
Portresini çizdiğim Alain Moreau karakteri müziği ve şarkı söylemeyi seven, insanları dans ettiren bir adam. Bu açıdan bakınca Serge Gainsbourg'un şarkılarını yorumlamak o kadar da zor olmadı. Sonuçta bütün mesele Gainsbourg'u, Christophe'u ve diğer ünlü şarkıcıları mimiklerle taklit etmeden oynamaktı. Çünkü Alain Moreau karakteri onları taklit etmeden kendi tarzında yorumluyordu.
Ancak şunu da belirtmeliyim ki, Alain Moreau karakteri kimliğiyle Michel Delpech şarkılarını söylemek kolaydı ama şükürler olsun ki Michel Delpech'in kendisini canlandırmadım. Gerçek şansonların hepsi birer şiirdir. François Truffaut'nun “The Woman Next Door” adlı filminin bir sahnesinde Mathilde karakterinin, “Şarkılar gerçeği söyler” dediğini duyarız. O şarkıların değerini takdir etmek büyük hassasiyet gerektirir. Alain Moreau karakterinde bu hassasiyet vardır.
Alain Moreau karakteri için Xavier'in referans aldığı Alain Chanone ile tanıştınız mı?
Tabi ki tanıştım. Tutkularından güç alan iyi bir insan olduğunu gördüm. Onun yanındayken kendimi iyi hissettim. Dans salonu dünyasındaki diğer gerçek-yaşam karakterleriyle tanıştığımda da aynı duyguları hissettiğimi söylemeliyim.
Filmde yorumlayacağınız şarkılar hakkında Xavier ile konuştunuz mu?
Evet, o şarkıların hepsini çok iyi biliyordum. Şanson söylemenin çok özgün bir sanat olduğunu Barbara bana her zaman söylerdi. Turneye çıkan bir şarkıcı son derece yorucu bir maceraya başlamış olur. Bazen alıştığı dünyaya geri dönmesi bile zor olabilir.
Alain Moreau daha da ilginç birisidir. O dünyayı da bilir ama dans etmek için kendisine gelen insanların küçük dünyasını tercih eder. Asla bir star olamayacağını bilmektedir. Peki aslında star olmak istiyor mudur? Onu bu kadar farklı, bu kadar insani kılan yönü bu değil midir?
Keçisiyle, civalı gaz lambasıyla ve kendi melankolisiyle beraber yaşamayı sever. Tek başınalığını bozabilecek tek şey aşktır. Birisiyle ilişkisinin olduğunu sezinler gibi olursunuz ama sürekli bitmenin eşiğinde dolaşan aşklardandır. Christine Citti'nin oynadığı eski karısıyla tekrar tekrar yeniden başlayıp biten ilişkisinin boşluk noktalarında kendisini kanıtlamak için aşk denemeleri yapar.
Ancak Marion ile her şey tamamen farklıdır. Yaşça küçük olan Marion başka bir jenerasyona aittir. Şeffaf, mantıklı, inatçı, dediğim dedik, otoriter ve sağı solu belli olmayan ters mizaçlı bir kızdır. Adeta Alain'i alıp kaçırmış, başka bir dünyaya götürmüştür. Aynı zamanda çok tatlı, açık yürekli ve hassastır. Kısacası harika bir kadındır. Özgür ruhlu, neşeli, canlı, enerjik ve iyimserdir. Yoksa bu Belçikalı kızla yapılabilecek bir şeyler var mıdır? Marion'a mutluluklar dilerim.
Bu filmde kendinizi uzun zamandır yapmadığınız kadar ortaya koyduğunuz gibi bir izlenim ediniyoruz…
Farklı bir açıdan da olsa kesinlikle… Bu endüstride kendisini ifade etmekten korkan çok sayıda insan var. Bir de onların masaya getirdiğini kullanan diğer insanlar var. Ben kolay etkilenen bir insan değilim. Sadece aptallar kolay etkilenir. İnsanlar kendileri olabildiği zaman sorun yoktur. Parisliler'de artık gerçeklik, otantizm veya gizem gibi duygular kalmadı. Buna karşılık Giannoli'nin yarattığı karakterleri hiçbir noktada yargılamadığını görüyoruz. Eskiden Jean Renoir'in sevdiği şekilde seviyor karakterlerini… Böyle filmlerin büyümesini, yükselmesini istiyorum.
Her şeyden önce keyifle izlenebilecek bir film bu… Böyle olmasında şarkıların öneminin ilk bakışta öne çıkmamasının payı var. Sonra izleyiciyi onurlandırmaya dayalı bakış açısına sahip yazar-yönetmen filmleri kimliğini sayabilirim. Her şey bir yana, bu filmde insanları mutlu etmek isteyen bir adamın öyküsü anlatılır. Bundan daha büyük konu olamaz. İlk okuduğumda etkilendiğim gibi filmin bitmiş halini görünce de aynı derecede etkilendim. Özellikle de yönetim zekasından ve dramatik yapıda var olan ve ilk bakışta kolay fark edilmeyen sağlamlıktan…
Nerden bakarsanız bakın bu adam yeteneğinin öldüğüne inanıyor. Başka insanlara güvenerek hayatta kalamayacağını, çalışmasına koyduğu motivasyonu artırmaya ihtiyacı olduğunu biliyor. Hepimiz çok iyi biliriz ki, kişisel yeteneğimiz ancak bizden kaçtıktan sonra görünür hale gelir. Aynı durum yönetmenler için de geçerlidir. Başarmaya kalkıştığınız işe sevgi duymuyorsanız umut yok demektir. Hiç kimse elindeki esere sevgi duymadan zerafet veremez.
Gérard Depardieu'nun Kısa Filmografisi
Michou D'Auber
La Vie En Rose (Kaldırım Serçesi)
ŞANTÖR
Paris, I Love You
Combien Tu M'Amies (Beni Ne Kadar Çok Seviyorsun)
Le Temps Qui Changent (Geçmişte Kalan Aşk)
RRRrrr!!!
Nouvelle -France (Umutlar Ülkesi)
Asterix&Obelix Mission Cleopatre (Asteriks&Oburikz: Görevimiz Kleopatra)
Vidocq
Asterix&Obelix contre Cesar (Asteriks&Oburiks Sezar'a Karşı)
Bogus (Herkes Kendi Yoluna)
Le Plus Beau Metier du Monde (Sakar Profesör)
Cécile De France ile Söyleşi
Marion karakterini Xavier Giannoli size nasıl tanımladı?
Hayat onu kırılgan ve alıngan yapmıştır. Kocasını terk etmiş ve çocuğunu pek sık görmez. Kendi kimliğini arayan biri. Kendinizi aradığınızda, kaçınılmaz olarak başka insanlarla karşılaşırsınız. Onun karşılaştığı kişi ise, sanki başka bir gezegenden gelmiş gibi olan Alain Moreau'dur.
Onda uzun zamandır özlemini çektiği taze soluğun ve orijinalitenin olduğunu hissetmiştir. Marion'un Alain'de en çok diplomatik incelikli tavırlarından, sağduyulu ve nazik davranışlarından etkilendiğini düşünüyorum. Dahası kontrollü olması, nüanslara önem vermesi, her şeyi söylememesi ve anlamaya çalışmasıyla tam istediği gibi bir erkektir.
Xavier ilk çekimlerden itibaren benim hareketlerimi ustalıkla dizginleyerek yönetti. Her şeyi sadelik içinde tutmam ve istemediği davranışlara yer vermemem gerekiyordu.
Bu bir aşk öyküsü…
Evet, alışılmadık ve sıra dışı bir aşk… Birbirlerine yardım ediyorlar ve birbirlerine dönüşüyorlar. Belki çok erken, belki çok geç olan bu ilişkinin ardından hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmadığını görüyoruz. İkisinin de hayatları boyunca asla unutamayacağı çok özel bir andır. Sonsuza dek sürmeyeceğini ikisi de bildiği için bu konu üzerinde pragmatik düşünmezler. İkisi de kargaşa ve telaş içindedir.
Marion karakterini Xavier'in emlak komisyoncusu yapması bir rastlantı mıydı?
Şüphesiz değildi. Alain Moreau kendisine yeni bir ev aramaktadır. Marion da emlak komisyoncusu olunca ikisi boş evlerde, nötral arka planlar önünde karşı karşıya gelme fırsatı bulurlar. Marion bu karşılaşmalar sırasında kısmen profesyonel sebeplerle, kısmen de merak duygusuyla Alain'i daha yakından tanımaya çalışır.
Kısa süre sonra o evlerin dışını artık hiç görmez oluruz. Çünkü evlerin nerede olduğunun önemi kalmamıştır. Evin içinde bomboş alanlar ve doldurulmaya ihtiyaç duyan iki kalp vardır. Alain kendisini çok fazla ciddiye almayan kişilik yapısıyla seçkin bir insandır. Bir kadın için hiçbir şey, doğruluk kadar baştan çıkarıcı olamaz.
Ve şarkılar…
En çok hoşuma giden yönü, oynadığım karakter için tamamen yabancı bir alan olan popüler müzik dünyasına Xavier'in getirdiği şiirsel yaklaşım oldu. Şanson sanatı adını verdiğimiz sanat türü, en basit ve sade terimleri kullanarak çok karmaşık konularla ilgilenir. Belirli bir müzik tınısının sizi iliklerinize kadar titretmesini veya dans etme arzusu uyandırmasını nasıl açıklayabilirsiniz? Bunlar mantıkla açıklanamayan konular. Sadece içgüdülerinizle hareket edersiniz. İçgüdülere dayalı olması sebebiyle bu çok özel evrenden Xavier'in büyülenmiş olması bence bir tesadüf olamaz.
Bu filmde oynamadan önce bu tarz müziğin hayranı mıydınız?
Çok özel hayranı değildim. Şüphesiz Gainsbourg dinledim ama Christophe ve Michel Delpech'i dinledim diyemem. Sanırım Marion'la ortak yönümüz bu… Tıpkı onun gibi ben de çekimler sırasında evrim geçirdim. Les Paradis Perdusthe'e ilk dinleyişimde aşık oldum. Aslında ruhunuzu baştan aşağı iyice yıkaması için bu şarkıları dinlemek için bol zaman ayırmak gerekir.
Örneğin L'Anamour şarkısı filmin hemen başlarında çok erken gelir. Alain ile Marion karakterlerinin hayatında dönüm noktası olan bu sahnenin çekimi sırasında bol bol dinleme fırsatı bulduk. Alain söylerken Marion dans eder. İkisi arasında hayati önem taşıyan gelişmeler bu şarkıyla başlar. Marion karakterinin Alain'in dünyasına girdiği ve bu ilginç erkeğin kendi dünyasına girmesine izin verdiği nokta burasıdır. Başka bir alana geçiş yaparken kendi önyargılarında çözülme olur. Yeni girdiği bu dünyada artık her şey olabilir, her şey mümkündür. Tıpkı gerçek yaşamda olduğu gibi…
Başroldeki erkek oyuncunun Gérard Depardieu olması nedeniyle rolünüze özel bir yaklaşım gösterdiniz mi?
Portresini çizdiğim Marion karakterinin kendisini Alain'e bırakması gibi, ben de kendimi Gérard'a bıraktım. Elimden tuttu ve yönlendirdi. Çok ünlü ve çok tecrübeli bir aktör olduğu için “Gérard ve büyük orkestrasının üyesi” muamelesi yapabilirdi ama yapmadı! Çok keyif aldım ve gerçek anlamda etkilendim. Prova yapmadık, ilk çekimden itibaren adeta suya balıklama atlar gibi çalıştık. Xavier en başından itibaren aktör, karakter, kurgu ve gerçekliğin bir araya gelip aynı noktada birleştiği o çok ender anların peşindeydi.
Çekimler öncesinde Gérard ile tanışmadınız mı?
Hayır. İlk tanışmamız, Marion ile Alain'in casino'daki tanışma sahnesinin çekiminde gerçekleşti. Biraz endişeliydim ama iyi duygular hissettim. Xavier ile konuştuktan sonra bu çekimin deneme niteliğinde olacağını biliyorduk. Kendisini Gérard kadar işine adamış başka bir aktör tanımadım. İlk çekimden itibaren herşey büyüleyiciydi. Kendi kendime, “Her şey böyle devam ederse büyüleyici bir deneyim olacak” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Öyle de oldu.
Marion'un Alain ile ilk tanıştığı sırada Mathieu Amalric'in oynadığı Bruno karakteriyle bir tür ilişkisi olduğuna dair ipuçları var gibi…
Marion ile Bruno'nun ilişkisi tamamen baştan çıkartmaya ve erotizme dayalı ilişkilerden. Mathieu etkileyici bir erkek. Onu da en az Gérard kadar dikkatle izledim. Bu filmde oynayarak ilerideki kariyerim için çok şey öğrendiğimi söylersem abartı olmaz.
Sizi ilk defa olarak umutsuzluk anları yaşayan bir kadını oynarken görüyoruz…
Xavier gibi bir yazarın bu tip bir rol için bana güvenmesinden büyük heyecan duydum. Ancak bunun sebebi sadece Marion'un odasında yalnız kaldığında umutsuzluk ve her şeyden vazgeçme duygularının etkisiyle kendisini harap etmesi değildi. Marion karakterinin kendisini tamamen kaybettiği anlarda bile hırçın bir görünüm sağlamalıydım. Xavier'in bu rol için beni seçmesinin sebepleri arasında dobralığım, dürüstlüğüm olabileceği gibi Belçikalı oluşum da olabilir. Başka bir deyişle “yabancılığım” yüzünden de seçmiş olabilir diye düşünüyorum.
Sonra oynadığım bu karakterin çok önemli bir parçası olan dış görünümü var. Marion kırmızı ve parlak renkler giyen bir kadın. Bu tercihleriyle volkanın içinde ateşler yandığını gösterir. Kendinizi bu tür terimlerle anlatmanız için deneyimli bir oyuncu olmanız gerekir ama görsel terimler konusunda bu kadar titizlenmeyi bugüne kadar çok az gördüm. Ayrıca hem ses, hem görüntü anlamında böylesine samimi şiirselliğe sahip incelikli bir filmde yer aldığım için gurur duyuyorum.
Cécile De France'ın Kısa Filmografisi
Şantör
Les Poupees Russes (Rus Bebekler)
Around The World In 80 Days (80 Günde Devri Alem)
High Tension
Kaena: La Prophetie  (Kaena: Kehanet)
L'Auberge Espangnole (İspanyol Pansiyonu)
Yabancı Eleştirmen Yorumları
“Depardieu bu filme tüm üstün yeteneklerini koymuş.”
“Giannoli, usta işi mükemmel sanatı, incelikli diyalogları, olağanüstü zarif çekimleri ve lirizm ve titizlik dolu büyüleyici kurgusuyla, izleyicinin ruhuna hitap eden sadeliğe ulaşıyor.”
--- Marie-Noëlle Tranchant - Le Figaro
“Depardieu en usta işi filminde en incelikli performansıyla geri dönüyor.”
“Depardieu “Şantör” de gerçek, capcanlı, akılda kalıcı ve etkileyici bir oyun ortaya koyuyor.”
 “Gülümsüyoruz, büyüleniyoruz, etkileniyoruz. Bu samimi ve soft filmde eşine ender rastlanan bir hümanizm var. Diğerlerinin de zevkine hitap eden bir film.”
*** Mükemmel.
--- Pierre Vavasseur - Le Parisien
“Öylesine sade ve alçakgönüllü bir performans ki, Depardie'nün ne kadar harika ve karizmatik bir aktör olduğunun bir kere daha farkına varıyorsunuz.”
“Dünya birkaç saatliğine biraz daha iyi olacak.”
--- Kirk Honeycutt - The Hollywood Reporter
“Gerard Depardieu'nün yıldızlaştığı “Şantör” en coşkulu notaları en akortlu şekilde basıyor.”
“Cecile de France ile olağanüstü ekran uyumu yakalayan heybetli aktör kariyerinin en iyi yıllarını yaşıyor.”
“Yazar-yönetmen Xavier Gianolli ve tüm oyuncu kadrosu dosdoğru bir oyun ortaya koyuyorlar. Portresini çizdikleri karakterlere gönülden bağlandıkları apaçık ortada…”
“Tüm karakterler arasındaki duygusal akıcılık, filmin en büyük keyiflerinden birisi… Film bittiğinde öykünün sonuna geldiğinizi dahi sezinleyemiyorsunuz.”
--- Derek Elley - Variety
“Gerard Depardie'nün son yıllardaki en gerçekçi ve en cazip performansı.”
“Kolay incinir iki ruh arkadaşı”
--- Allan Hunter - Screen International
“Farklılığa, eski şarkılara, enstrümantal müziklere övgü… “Şantör” ibrikten geçirilerek özüne inilmiş mutluluklarımızı, anılarımızı, duygularımızı, umutlarımızı, umutsuzluklarımızı tazeliyor, yeniden hayat veriyor.”
“Yürekten gelen bir çığlık… Ukalalığa kaçmadan, playback yapmadan, saygısızlık etmeden otantik tınılardan saygılı bir özür dileme…”
“Gençlik yıllarından beri film dünyasının içerisinde olan ve hayal gücünü aykırı referanslarla işlettiği halde film dünyasıyla kaynaşma sağlayabilen Xavier Gianolli, Stromboli yanardağının eteklerindeki Ingrid Bergman'ı gösteriyor.”
--- Jean-Luc Douin - Le Monde
“Şantör”, Depardie'nün tüm zamanlardaki en incelikli performanslarından birisi olarak kalacak. Teknik bilgiye başvurma eğilimi duyduğumuz o zarif anlardan birisinde yaşamın kendisini yakalamayı tercih ettiğimizi görüyoruz.”
“Depardieu burada oynamıyor, soluk alarak yaşıyor adeta…”
“Çok güzel insani elektrikle bezenmiş melankoliye bir ağıt; duygular üzerinde canlandırıcı ve geliştirici etki yapan sevgi duygusu üzerine dokunaklı bir çeşitleme…”
--- Carlos Gomez - Journal du Dimanche
“Cécile de France… Fransız komedilerinde gördüğümüz o atılgan ve sivri kız aniden hiç görmediğimiz dramatik yoğunluğu kucaklıyor ve aşkın kutsallığını somutlaştırıyor.”
“Giannoli'nin tutkuyla anlattığı sade ve etkileyici bir öykü…”
--- Jean-Luc Wachthausen - Le Figaro
“Sürekli ve kalıcı harmonisi, gözkamaştırıcı büyüleyiciliğiyle 59. Cannes Film Festivali'nin en güzel keşiflerinden birisi…”
--- Jean Roy - L'Humanité
Prodüksiyon bilgileri Chantier Films tarafından sağlanmış; editörlük işleminden sonra yayınlanmıştır. Teşekkür ederiz.
Aloha Sinema
Ana Sayfa  |  Vizyonda  |  Gelecek Hafta  |  Gösterimdekiler  |  Fragmanlar  |  Özel Dosyalar  |  Sinema Kitapları |  İzlenimlerin Derinliği
Box Office Listeleri  |  Türkiye Top 20  |  ABD Top 20  | 2007 Top 60 Listesi  |  Haber Merkezi  |  Yönetmenlerimiz  |  Gösterim Tarihleri  |  Film Arşivi
İletişim - Bize Yazın  |   Editöre Mesaj
Bu sitenin dizayn ve içeriği Aloha tarafından gerçekleştirildi. Site Editörü: Ebru Altın, Tasarım: Selin Schwartz. Copyright © 2008
E-Mail Us