İzleyici Sayısı 147.742
Hasılat 1.099.722 YTL
|
The Messengers
|
|||||||
Yönetmenler Oxide Pang, Danny Pang
Oyuncular Kristen Stewart, Dylan McDermott, Penelope Ann Miller, John Corbett, Evan Turner, Theodore Turner
Senaryo Mark Wheaton, Todd Farmer
Görüntü Yönetmeni David Geddes
Prodüksiyon Tasarımı Alicia Keywan
Kostüm Tasarımı Mary Hyde-Kerr, Cathy McComb
Kurgu John Axelrad, Armen Minasian
Özgün Müzik Joseph LoDuca
Yapımcı Stüdyo Columbia Pictures
Türkiye Dağıtımı Medyavizyon
Gösterim Tarihi 13 Nisan 2007
|
||||||||
The Messengers Yapım Bilgileri
|
||||||||
Çocukların, doğaüstü olayları algılamaya daha yatkın oldukları yönünde kanıtlar vardır.
Onlar, yetişkinlerin göremediklerini görüyorlar.
Yetişkinlerin inkar ettiği şeylere inanıyorlar.
Ve bizi uyarmaya çalışıyorlar.
Jess (Kristen Stewart), anne ve babası Denise ve Roy (Penelope Ann Miller ve Dylan McDermott) ve yanlarında çalışan işçi John Burwell (John Corbett) ile birlikte, Chikago'daki tempolu şehir hayatlarını bırakıp Kuzey Dakota'da sakin bir çiftliğe taşınmış genç bir kızdır. Ne var ki, çok geçmeden, 16 yaşındaki Jess ve 3 yaşındaki kardeşi Ben, tarlaları sessiz sessiz salınan ayçiçekleriyle kaplı olan bu gözlerden uzak çiftlikte, onlardan başka kimsenin fark etmediği garip, hayalete benzeyen şeyler görmeye başlarlar.
Bu olaylar giderek şiddet içermeye başladığında, durum Jess için farklı bir hal alır: Problemli bir ergenlik çağı geçiren Jess'in akıl sağlığındna şüphe duyulmaya başlanmıştır. Kendi sorunlu geçmişi, yerleştikleri evde daha önce yaşamış olanların geçmişi ile karşı karşıya gelen Jess, çaresizce yakınlarını uyarmaya çalışırken; yakınları onun inanılırlığındsna her geçen gün daha da şüpheye düşmektedir.
Screen Gems, Ghost House Pictures ve Columbia Pictures, bir Blue Star Pictures yapımı olan The Messengers'ı sunar. Yönetmenliğini Danny Pang ve Oxide Pang'in (The Eye, Bangkok Dangerous) yaptığı filmin senaryosu Mark Wheaton'a, öyküsü ise Todd Farmer'a ait. Filmin yapımcılığını; Sam Raimi, Rob Tapert, William Sherak ve Jason Shuman; İdari yapımcılığını ise Nathan Kahane ve Joe Drake üstleniyor. Görüntü yönetimi David Geddes'e, yapım tasarımı Alicia Keywan, kurgu John Axelrad ve Armen Minasian, müzik ise Joseph LoDuca'ya ait.
Filmin başrollerinde Kristen Stewart, Dylan McDermott, Penelope Ann Miller ve John Corbett var.
Yapım Hakkında
Solomonlar'ın çiftliğinde, hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Geceleri tanık olunan garip şeyler, orada gündüz vakti de oluyor. Dehşet, sessizliğe sığınır. Ve ölüm habercileri, son derece hafife alınır.
Danny Pang ve Oxide Pang kardeşler, İngilizce olarak Amerika'da çektikleri ilk filmleri THE MESSENGERS ile, bildiğiniz hayalet filmlerini ters yüz ediyor. Filmin kağıt üzerinden beyazperdeye aktarılmasına ilham veren de, yine Pang Kardeşler'in doğaüstü olaylarla ilgili deneyimleri olmuş.
Pang Kardeşler'in hayranları, bu deneyimleri THE EYE filminden hatırlayacaktır. “Asansör sahnesi.” diyor yönetmen Danny Pang. Bir keresinde, asansöre birinin girdiğini gördüm. Ben de onu takip ettim ama baktığımda, asansörde kimse yoktu. Ben 12. katta oturuyorum. 12. kattan giriş katına inmek yaklaşık 30 saniye sürüyor. O 30 saniye boyunca o kadar korkmuştum ki, bana bir saat gibi gelmişti.”
Filmin tek yumurta ikizleri yönetmenlerinden diğeri olan Oxide Pang ise şöyle diyor: “Öğleden sonra saat 1 sularında, yürüyen birinin gölgesini gördüm. Ama sadece gölge vardı. Ortada gölgenin ait olduğu bir insan yoktu. Tek gören ben de değildim. Bir süre izledim, sonra arladaşıma dönüp “gördün mü” dedim. Ve o da gördü. O kadar uzun süreli ir şeydi yani.”
Pang Kardeşlerin fikrini duyan orijinal hikaye yazarı Todd Farmer ve senaryo yazarı Mark Wheaton, korku ögelerini öne çıkarmış.
“Film Orta Amerika'da bir aile çiftliğinde, kırsal bir alanda geçiyor. Pang'lerle çalışmanın en ilginç yanı da buydu. Böylesine Amerikan bir mekanda, Amerikan perspektifinden son derece uzak bir film çekmek.” diyor Wheaton. Pang Kardeşler'in ana dili Kanton lehçesinde Çince. Buna rağmen senarist Wheaton, ortak çalışmaları sırasında dille ilgili bir sorun yaşamadıklarını söyliyor. “Pang Kardeşler'in görsel yanı çok kuvvetli. Senaryo yazımı sırasında gündeme gelen konularda yorumlarını genelde küçük kağıtlara notlar alarak yapıyorlardı. Hiç dil problemi yaşamadık. Ben senaryoyu yazdıkça onlara gönderiyordum, onlarla beraber görsel olarak değerlendirmesini yapıyorduk, aynı akşam ben yeniden yazmam gereken yerleri yazıyordum., birkaç gün sonra da onlar storyboard'larla geri geliyorlardı.
Roy Solomon rolünde izleyeceğimiz Dylan McDermott, yönetmenlerle farklı dil konuşuyor olmayı bir avantaj olduğunu söylüyor ve “Bazen yönetmen İngilizce konuşsun istemezsiniz.” diye şaka yapıyor. “Sanırım size güvendikleri ve ortaya koymaya çalıştığınız şeyi anladıkları takdirde iş aynı vizyona sahip olmakta bitiyor. Bu filmin nasıl olması gerektiği konusunda çok net bir vizyonları vardı ve bu yeterli oldu.”
Yapımcı Jason Shuman, ortaya çıkan sonuç için “Pang Kardeşler'in bakış açısından, benzersiz bir hayalet hikayesi” diyor. “Ben yıllardır Pang Kardeşler'in hayranıyımdır. Ve Amerika'da bir proje aradıklarını, bir hayalet filmi çekmek istediklerini ve yapımcı olarak da Sam Raimi ile öalışmayı düşündüklerini duyduğumda; işte dedim, bütün malzemeler hazır. Projeye benim deyimimle `Pang Vizyonu' kattılar. Korku ve stil anlayışları, gerilimyaratma yöntemleri çok sıradışı.”
Çok sembolik bir düşünce yapıları var. Ikisi beraberken çok detaylı bir soru soruyorsunuz ve birbirlerine bakmalarına bile gerek olmuyor. Birbirlerini teyit etmeleri gerekmiyor. Aynı frekanstalar. Ortak bir vizyonu paylaşıyorlar.”
Sam Raimi, tam da bu özellikleri sayesinde “yazarlar ve oyuncularla bir araya gelerek senaryodaki hikaye üzerinde çalışmaya başladıklarında son derece kritik bir rol oynayarak ortaya daha önce görmediğimiz bir yorum çıkmasını sağladı.” diyor.
Raimi, bu vizyonun “örneklerine fazlasıyla tanık olduğumuz bir film türüne taze bir yaklaşım” olduğunu ekliyor ve devam ediyor: “İzleyiciye sundukları, işte bu taze bakış açısı. Her ikisi de, normlarla tanımlanması mümkün olmayan benzersiz bir yetenek sahibi.”
Bir Hollywood filmi çekmek için yola çıkan Danny Pang ve Oxide Pang, uzun zamandır hayranı oldukları Sam Raimi ile çalışmış olmaktan ayrıca mutlu olmuşlar. Paylaştıkları yönetmenlik koltuğunda dönüşümlü olarak idareyi ele alan Pang Kardeşler'in bu benzersiz tarzı, onları bu filmin vizyonunu beyazperdeye taşımak konusunda en doğru seçim olarak öne çıkardı. Konu dehşet olduğunda, çıtayı yükseltebileceklerinden son derece emin olan yönetmenlerin, Raimi ile tanıştıklarında söyledikleri ilk şey, “tek istediğimiz, filmde korku öğesini arttırmak ama aynı zamanda da bunu mantıklı bir çerçeveye oturtmak istiyoruz.” olmuş. Oxide Pang, “Biz tarz olarak sessizliğe çok önem veriyoruz. Çünkü en korkunç şeyler hep sessizlikten çıkıyor.” diyor ve şöyle devam ediyor: “Bizce, bir sürü farklı yönden gelen birçok ses olduğunda ya da ortada birçok insan olduğunda hiçbir şey korkunç olmuyor. Bize asıl korkunç gelen, çıt çıkmayan bir odada yapayalnız olduğunuz o an. Efekt olarak yağmur sesine ihtiyacımız olmadı. Elektriklerin kesilmesine de… Korku filmlerinden alışkın olduğunuz o efektlerin hiçbirini kullanmadık. Bütün film gece karanlığında geçsin istemedik.”
Yapımcı William Sherak'I en çok etkileyen de bu yaklaşım olmuş: “Korku filmi dendiğinde otomatik olarak gece düşünülüyor. Bu filmde ise gündüzler korkunç bir hale bürünüyor. Gece karanlığında, korktuğunuz için ışıkları açarsınız. Ama gündüzleri, her yer zaten aydınlık ve kaçabileceğiniz bir yer yok. Insanların gün yüzüyle yaşadıkları en basit korkularını dürtebilirsek, işte o zaman korku sinemasını yeniden canlandırmış olacağız.”
Roy'un karısı ve ailenin annesi Denise rolündeki Penelope Ann Miller, Pang Kardeşler'in yönetmen koltuğunu paylaşmasını çok ilginç bir deneyim olarak nitelendiriyor. “Gözlüklerine bakarak ikisini birbirinden ayırt edebiliyordum” diyen Miller, ekliyor: “Sabah Danny'nin yönettigi bir sahne çekiyorduk. Derken, öğleden sonra ya da ertesi gün Oxide yönetiyordu. Birinin yönetmenlik yaptığı zamanlarda, diğeri önceki gün çektiği görüntülerin kurgusunu yapıyordu.
“Sık sık `kendi bardağını boşaltıp benim çayımdan içmelisin' gibi atasözleri kullanıyorlardı.” diyor Miller. “Gerek onlarla gerekse diğer yönetmenle çalışırken edindiğin bütün ddüsünceleri bir kenara bırakıp onlara tamamen güvenmeni istiyorlar. İşimiz bittiğinde, bir sahnenin iyi olup olmadığı konusundaki içgüdüleri beni çok etkiledi.
Solomon ailesinin tarla işçisi olarak çalışan John Burwell rolünde izleyeceğimiz John Corbett, “Pang Kardeşler'in birbirlerinden çok farklı olduklarından eminim ama buna rağmen ikisi beraberken onlarla konuştuğum zaman, sanki ikiye bölünmüş tek bir kişiyle konuşuyormuş gibi hissediyordum. Benim için bu, bir korku filminde çalışıyor olmanın insana verdiği o garip hissi bir bakıma körükleyen bir şeydi; özellikle de Burwell gibi değişken bir karakteri canlandırıyorken.”
Tekinsiz Bir Zihin
Psikoterapi ve efsanelere dayalı hikaye anlatımının ortak bir metaforu vardır: Tekinsiz bir zihni yansıtmak için, tekinsiz bir ev kullanmak. Bazı odalara girmek çok acı verir. Bazı içsel şeytanlar, bilinçaltının derinlerindeki bodrum katlarında, insanın giremeyecek kadar korktuğu odalarda saklıdır. Ve bazen bilincin koridorlarinda gezinen kimi rahatsiz edici ve çözümsüz şeyler, zihnin rasyonalize etmeye çalıştıklarıdır. Yapımcı Rob Tapert, tekinsiz evlerde geçen korku filmlerinin izleyici üzerinde bu kadar etkili olmasının sebebi olarak bu korkuyu bekleme hissini gösteriyor. Bu nedenle o büyü, izleyicileri sürekli peşinden koşturuyor ve tekinsiz, lanetli evler ortak bir hissiyati yakalıyor.
Filmin kahramanı Jess, bunu iki farklı seviyede birden yasşıyor: Akli durumu, dış dünyasına yansıyor. Jess'i oynayan Kristen Stewart, filmi “Bu, lanetli bir eve taşınan bir aileyle ilgili bir hayalat hikayesi. Ailenin kızı, bu doğaüstü varlıklardan etkilenen tek kişi diyebiliriz ve ona inanan kimse yok.” diye anlatıyor. “Çok garip şeyler oluyor. Bu şeyler, benim oynadığım karaktere saldırıyor ve başka kimse bunları hiç görmüyor.”
Jess'in 3 yaşındaki kardeşi Ben hariç. Çok geçmeden Jess, Ben'in bu varlıkları başından beri goördüğünü ama hiçbir şey söylemediğini fark ediyor. Jess'in olanların farkına varması Ben'e göre daha kademeli bir şekilde oluyor aslinda. “Jess, olup bitene bir anlam vermeye çalışıyor ve belki de aklını kaçırdığını düşünmeye başlıyor. Belki de bunların hiçbiri olmuyordur, bütün bunlar Jess'in başından gecen onca şeyin suyüzüne vurmasıdır.” diye açıklıyor Stewart. “Ama çok geçmeden anlaşılıyor ki, olanlar Jess'in hayalgücünün bir ürünü değil. Gecenin bir köründe, açıklanamayacak kadar garip bir şey oluyor ve Jess ailesinden destek görmediği için onları uyandırıp `bir şeyler oluyor' diyemiyor. Ve aslında ailesi onun yanında olmayı cok isteyecek bir aile ama onlar da garip bir evreden geçiyorlar ve aralarındaki güven yok olmuş durumda.”
“Jess, ıssız bir çiftlike yaşadığı için zaten izole bir hayat sürüyor. Orada yaşamayı sevmiyor ama fark ediyor ki, bu konuda elinden gelen bir şey yok. Ailesi de oun orada yaşamaktan hoşnut olmadığını biliyor, o nedenle Jess onlara olup bitenleri anlatamıyor. Çünkü Jess'in delirdiğini düşünüyorlar, ona inanmıyorlar. Sonunda Jess bu olanların sebebini araştırmaya karar veriyor. `Madem kimse bana yardım etmiyor, kendi başımın çaresine bakmam lazım' diyor.”
Jess'in annesi rolündeki Miller, karakteri Denise'in kızına olan inancını kaybetmesinin, görünürde mutlu bir beraberliği olan kocası Roy ile olan ilişkilerini de etkilediğini söylüyor. “Kızıma güvenemiyorum. Çiftliğe taşınmadan önce, Chicago'da Jess başını büyük beleya sokmuş. Ve benim karakterim onu bir türlü affedemiyor. Kızının olayı aşırı dramatize ettiğini ve bunları Chicago'ya dönmek için yaptığını düşünüyor. Hatta benlik de bir bakıma anne olarak başarısızlığa uğradığını bile düşünüyor. Bizim hikayemiz ile gerilim hikayesi geröekten de iç içe girmiş durmda. Alışkın olmadığınız kadar derin karakterler içeren bir film.
Oyuncu Dermott, kendi deneyimlerini düşününce “Ben küçükken epey problemliydim.” diyor. “Çocukluktan ergenliğe geçiş oldukça zor bir dönem. Bir sürü karmaşık duygu ve öfkeyle doluyor insan. Jess'in boynunun kesildiği bir sahne var. İşte o noktada, iş benim karakterim için endişe verici bir hal alıyor. Kızı aklını mı kaçırdı? Sonu ne olacak? Yoksa Chicago'da olanları talihsiz tek bir olay olarak değerlendirmemek mi geregirdi? Duygusal anlamda durumu nedir? Evleri öyle uğursuz bir yer ki, kapıdan girdiğiniz anda her yer karanlığa boğuluyor. Ve etrafta kimsenin olmadığı bir çiftliktesiniz. (Filmde) Dünyadan izole olma ve bu izolasyonun içinde kaybolma hissi hakim. Büyük şehrin ona göre bir yer olmadığına karar verdikten sonra hep hayalini kurduğu gibi bir çiftliğe yerleşen Roy da; bu kararı ile ailesini yeni bir hayat kurmaya ittiği için kendini rahatsız hissetmeye başlıyor.
McDermott'a göre “filmde birçok metafor var”: “Amerikan Gotik'i, çiftlik, ayçiçeği tarlası, kargalar, saman tırmığı, hayalindeki çiftliğe kavuşan ama çiftçilik artık bittiği için zorlanan adam...”
Ne var ki bütün bu çiftlik hayatı sembolleri, Solomon ailesinin görmeyi reddettiği ya da görmeyecek kadar korktukları şeyleri fark etmeleri için birer araç oluyor.
Ayçiçeklerinin Arasında...
“Hep günlük güneşlik, sakin... Ayçiçekleri; kargaların tehdidine ya da bulundukları mekanın kelimenin tam anlamıyla topraktan fışkıran karanlık geçmişine hiç aldırmadansukunet içinde salınıyorlar. Bu aslında insanı ürperten bir şey. Filmdeki mekan ve olaylar arasında muhteşem bir zıtlık var.” - Kristen Stewart
Bu zıtlığı yaratılması için, Solomonlar'ın tarlasıının inşa edildiği Kanada'nın Regina, Saskatchewan Bölgesi'ndeki bu dört hektarlık alana tam 65.000 tane ayçiçek fidanı dikildi.
Prodüksiyon Tasarımcısı Alicia Keywan, “Ayçiçekleri prodüksiyonun en önemli kısımlarından biriydi çünkü filmda hatırı sayılır bir önem taşıyorlardı.” diyor. “O kadar önemliydi ki, istediğimiz gün çekim yapıp istediğimiz görüntüyü elde edebilmek için en az 3 şeyin problemsiz bir araya gelmiş olması gerekiyordu. Önce tarlayı bulup ekmemiz gerekiyordu. Bunu için çok araştırma yapmamız gerekti. Toprağın yapısına baktık,i tutup tutmayacağını tarttık, değişik ayçiçeği çeşitlerini araştırdık, yerel bazı çiftçilerle görüşüp yılın hangi zamanında ne kadar boya eriştiklerine baktık. Çiftçilerden aldığımız bilgiler de dahil olmak üzere, bütün bilgiler tahmine dayalıydı. Tabi, yetiştirmeyi beceremezsek son dakikada Çin'den 5000 tane yapay ayçiçeği getirtecektik. Filmlerde sık başvurulan bir yöntemdir bu. “ diyor Keywan ev ekliyor: “Bunu son seçeneğimiz olarak tutuyorduk. Çünkü gerçeğiyle kıyaslamak mümkün değil, fark anlaşılıyor.”
Keywan, şöyle devam ediyor: “Regina'da çekimlere başladığımız gün çiçek açtılar. Birkaç gün öncesinde sadece birkacı çiçek açmıştı ama çekimlere başlayacağımız gün sete geldiğimizde bir de baktık ki en azından yüzde 60'ı o güzelim sarı yüzlerini güneşe dönmüşler. Güneşi takip ediyorlar. Büyüyüp açılmalarını görmek çok muhteşem bir andı.”
Ayçiçekleri, renkleriyle göz boyayan masraflı bir dekordan çok daha öteydi.
Onlar, Slomon ailesinin ikinci şansıydı.
Roy Chicago'daki kariyerini bir kenara bırakıp varını yoğunu bu çiftliğe ve ayçiçek tarlasına yatırmıştı. Ama mahsül alamayınca çiftliği idare edecek maddi durumu kalmıyor... Kızı korkmuş, karısı ise artık o evde yaşamak istemiyor. Banka müdürü de çiftliği satması için baskı yapmak amacıyla sürekli kapısına dayanıyor. Bütün bunlar Roy'un hayallerini alt üst ediyor. “Bankacı, Roy'un başının belası.” diyor Mc Dermott. “Mahsulü toplayıp ayçiçeklerini bir satabilse, ona parayı ödeyebilecek. Ama adam bunu bir türlü anlamıyor. Ve Roy'un başıan bela oluyor.”
Ünlü Televizyon dizisi X-Files'daki Cancer Man rolüyle tanınan oyuncu William B. Davis, banka müdürü Price'ın Solomon ailesinin ayakta kalmasına düşük bir ihtimal verdiğini söylüyor. Price'ı canlandıran Davis, “Daha iyi bir teklifte bulunan bir alıcı var ve sürekli, Roy'a kabul etmesi için baskı yapıyor.” Diyor. “Orada korkunç bir olay yaşandığını, evin lanetli olduğunu, yıllarca öylece durduğunu biliyor.”
Bütün bunlar üzerine düşünüldüğünde, “ayçiçeği yetiştirmek insana bir mutluluk, güvende olma hissi veriyor ve bu aslında ürkütücü bir şey. Oz Büyücüsü'nün izlerini taşıyor gibi. Ama ayçiçeklerinin bir şey yaptığı yok. Onlar kargaları kendilerine çekiyor. Ama normalde kargaların davranmadığı bir biçimde davranan bu kargalar, sanki kötülükle dolu insanlarmış gibi. Yabancılara karşı evi korumaya çalışır gibiler. Neredeyse, acı çekecek ya da ölecek insanlarla besleniyorlarmış gibi...
Elçiye Zeval Olmaz...
... Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
Oda kapımın üstünde, Pallas'ın solgun büstünde
Oturmakta, oturmakta Kuzgun hiç kıpırdamadan;
Hayal kuran bir iblisin gözleriyle derin derin
Bakarken yansıyor koyu gölgesi o tahtalardan,
O gölgede yüzen ruhum kurtulup da tahtalardan
Kalkmayacak - hiçbir zaman!
--- Edgar Allen Poe, THE RAVEN (Çeviri: Ülkü Tamer)
“Kargalar bir çeşit sinyal gibi.... Bir uyarı. Konuşamadıkları için de, hareketleriyle iletişim kurmak zorundalar.” diyor Oxide Pang. “İnsanoğluna elçilik ediyor gibiler.”
Kardeşi Danny ise ekliyor: “Bu elçileri kontrol etmek zor.”
MESSENGERS'taki kargalar, aslında Çek Cumhuriyeti'nden özel olarak getirilmiş kuzgunlar. Praglı bir karga terbiyesici olan Ota Bares'e ait olan kuzgunlar, yine Bares tarafından eğitildiler.
“Kargalar, çok garip hayvanlar”. diyor yapımcı Sherak. “Solomon ailesini uyarmaya, korumaya mı çalışıyorlar yoksa kötü niyetliler mi bir türlü emin olamıyorsunuz.. Çok zekiler. Ve bu, vakti geldiğinde kendini açık ediyor.”
Bares'in 25 kuzgununu bilgisayar yardımıyla, binlercesine dönüştüren Görsel Efekt Uzmanı Bruce Jones, karga rolündeki bu “aktör”leri, “yaşayanlarla ölülerin dünyaları arasında yaşayan karakterler” olarak tanımlıyor. “Bir karga gördüğümüzde, hemen kötü bir karakter olarak algılıyoruz. Ama aslında bir bakıma yaklaşan başka bir tehlike konusunda bizi uyarıyorlar. Biz ise bunu bilmeden, onları kötü sanıyoruz.”
Prodüksiyon Tasarımcısı Alicia Keywan “Ben kuşları çok korkunç buluyorum” diyor. “Hitchcock'un klasik filmi Kuşlar'ı izlememiş olan var mıdır? Kuşlar bana hep onu çağrıştırır. Karanlık yaratıklar.”
Kargalar, Stewart'ın karakteri Jess'in dünyasında hatırı sayılır bir yere sahipler. “Kargalar çiftliğin demirbaşı olmuş durumda.” diyor Stewart. “Bağtan Jess onları ayçiçeği tarlasının bir parçası olarak düşünüyor ve normal karşılıyor. Ama bir süre sonra fark ediyor ki, ne zaman kargalar ortaya çıksa garip bir şey oluyor. Karakterim eve ilk girdiğinde, etrafı dolaşırken siyah bir şey pencerenin önünden geçiyor. Çok gizemli, uğursuz yaratıklar ve sürekli karakterimin kafasını karıştırıyorlar.”
Oyuncu Corbett'in en şikayetçi olduğu şey de yine bu “kafa karıştırma” konusu olmuş. Ama mecazi değil, gerçek anlamıyla. Corbett, “Etrafımda dolanmalarından gerçekten çok rahatsız oluyordum. Çünkü saldırdıkları öyle birkaç sahne var ki, insanın bir hamleyle gözünü kaybetmesi işten bile değil.” diyor. “Kuşlarla aram çok iyi değildir. Eskiden bir papağanım vardı ve birkaç kere parmağımı koparmaya çalışmıştı. O yüzden kuşlarla olan sahnelerimde Petr Staka adlı dublörüm rol aldı. O, kuşların her yanını kaplamasına alışkın” Bares'in asistanlarından biri olan Staka, Bares gibi Çek Cumhüriyeti'nden. Corbett, kargaların kuzgun oldukları için daha da korkunç oldukları görüşünde.”Uzun ve kalın, kocaman gagaları var. Boyunları ve peneçeleri kalın, güçlü. Kartal ya da şahin yırtıcı hayvanlar.”
Ürkütücü olsalarda, Bares kargaların sadık ve dast canlısı hayvanlar olduklarını söylüyor: “Hiçbir şeyi unutmuyorlar. 10 yıl önceki sahiplerini bile hatırlayabiliyorlar.”
Yapımcı Shuman Bares'in kuzgunlarını çok iyi eğittiğinin altını çizerken ekliyor: “O kadar iyi eğitilmişler ki, çalıştıkları filmlere baksanız kesin benmkinden daha etkileyici bir özgeçmişleri vardır!”
|
||||||||