İzleyici Sayısı 28.818
Hasılat 278.447 YTL
|
Goya'nın Hayaletleri - Goya's Ghosts
|
||||
Yönetmen Milos Forman
Oyuncular Javier Bardem, Natalie Portman, Stellan Skarsgard, Randy Quaid, Blanca Portillo
Senaryo Milos Forman, Jean-Claude Carriere
Yapımcılar Paul Zaentz, Saul Zaentz, Denise O'Dell
Görüntü Yönetmeni Javier Aguirresarobe
Prodüksiyon Tasarımı Patrizia von Brandenberg
Kostüm Tasarımı Yvonne Blake
Kurgu Adam Boome
Özgün Müzik Jose Nieto
Yapımcı Stüdyo Kanzaman Films
Türkiye Dağıtımı Chantier Films
Gösterim Tarihi 14 Eylül 2007
|
|||||
Goya'nın Hayaletleri - Goya's Ghosts Bilgileri
|
|||||
1792 İspanya... Katolik Kilisesi'nin en güçlü olduğu dönem. François Goya (Stellan Skarsgrad), ülkenin en ünlü ressamıdır. Goya'nın genç ve güzel ilham perisi Ines'in (Natalie Portman) Engizisyon mahkemesinin arkasındaki güçlü bir rahip tarafından, toplumsal değerlere aykırı davranış ile suçlanması ülkede büyük bir skandal yaratır.
Güzel model Ines haksız yere Engizisyon Mahkemesi tarafından mahkum edilip işkence görünce, Goya'nın eski dostu rahip Lorenzo (Javier Bardem) ile olan dostluğu sınanır. Goya Lorenzo'ya, Ines'in hayatının bağışlanması için yalvarır. Fakat Lorenzo gücün peşindedir ve Engizisyon'un arkasındaki asıl güçlerin başıdır. Ines hapse atılır, işkence görür ve ölüme terk edilir.
20 yıla yakın bir süre geçer. Goya, yaratıcılığının doruğuna ulaşmıştır ama artık sağırdır ve akıl sağlığı yerinde değildir. Goya, Ines ve Lorenzo tekrar bir araya gelir ve yıllarca saklanan sırlar ortaya çıkar.
Uzun Sinopsis
İspanya 1792 - Katolik Kilisesi gücünün ve iktidarının zirvesindedir. Komşu ülke Fransa'da devrimin yol açtığı kargaşa devam ederken İspanyol Kilisesi ülkedeki düzeni koruyabilmek için eski Engizisyon sistemini geri getirmeye karar verir. Bu harekete öncülük edenlerin başında her ne pahasına olursa olsun iktidar isteyen gizemli ve kurnaz rahip Lorenzo yer almaktadır.
Lorenzo'nun en yakın arkadaşı, kralların ve kraliçelerin portrelerini çizen ünlü İspanyol ressam Francisco Goya'dır. Goya, güzel ilham perisi Ines'in suçsuz yere hapse atılması ve Engizisyonda işkence görmesi üzerine, rahip Lorenzo'ya gidip zavallı kızın hayatını bağışlaması için yalvarır.
İşkence görmüş olan Ines'in hayatının kendi ellerinde olduğunu bilen Lorenzo, genç kıza tecavüz ettikten sonra karanlık zindanlarda çürümeye terk eder.
Aradan 20 yıl geçer... Goya artık çok farklı bir insandır. İşitme duygusunu tamamen kaybetmiş, kasvetli ve sorunlu bir adam olup, adeta kendi kendisinin hayaleti haline gelmiştir. Ancak bu durumun hayatının en yaratıcı döneminde olmasına engel değildir.
Öte yandan İspanyol Kilisesi tarafından aforoz edildikten sonra Fransa'ya kaçan Lorenzo, ülkesine bu kez Napolyon rejiminin başsavcısı olarak geri dönmüştür. Artık kendisini İspanya dışına çıkmak zorunda bırakan herkesten intikam alabilecektir. İspanyol Engizisyonu'ndaki eski müttefiklerine zulümetmekten büyük haz duymaktadır.
Fransızların ülkedeki Engizisyon mahkemelerini yürürlükten kaldırması üzerine tüm mahkumlar serbest bırakılır. Hapisten çıkanlar arasında Goya'nın güzel ilham perisi Ines de vardır. Zindanda geçen uzun yılların ardından gençlik ve güzelliğini kaybeden Ines, evine döndüğünde ailesinin de katledilmiş olduğunu görür.
Ines'in eski dünyasından geriye kalan tek kişi yaşlı deli Goya'dır. Tek koruyucusu olan Goya'ya, hapiste bulunduğu sırada bir kız çocuğu dünyaya getirdiğini açıklar.
Ines'in ergenlik çağındaki kızı Alicia'nın fahişe olarak çalıştığını keşfeden Goya, yıllar sonra bir kez daha yüzleşmek üzere Lorenzo'nun karşısına dikilir. Lorenzo sonunda Ines'e tecavüz ettiğini ve kızının babası olduğunu kabul etmek zorunda kalır.
Wellington'un güçlü orduları İspanyol yasalarını restore etmek amacıyla ülkeyi işgal ederler. İspanya'nın tekrar kaosa sürüklenmesi Avrupa'daki güç dengelerini hızla değiştirir. Ölüm cezasıyla karşı karşıya olan Lorenzo kendisine yeni müttefikler bulmak zorundadır.
Madrid sokaklarında kargaşa hüküm sürerken Goya'nın anne ile kızını yeniden birleştirme mücadelesi devam etmektedir. Canını kurtarma derdine düşen Lorenzo ise, kendisi için adeta kabusa dönüşen kızıyla ilgili sırrı korumaya kararlıdır.
Prodüksiyon BilgileriMilos Forman'ın tarihsel drama çalışması Goya'nın Hayaletleri'nin (Goya's Ghosts) çekimlerine 5 Eylül 2005 tarihinde İspanya'da başlandı. Saul Zaentz'in yapımcılığını üstlendiği filmin başrollerini Javier Bardem (İçimdeki Deniz), Natalie Portman (Yıldız Savaşları, Daha Yaklaş) ve Stellan Skarsgard (Can Dostum) paylaştı.
1792 İspanya'sında başlayan Goya'nın Hayaletleri'nde, büyük İspanyol ressam Francisco Goya'nın gözünden, politik sarsıntılar ve tarihsel değişimlerle dolu dönemin kargaşasına yakalanmış bir grup insanın öyküsü anlatılır. İspanyol Engizisyonu'nun son yıllarında başlayan filmin konusu, Napolyon ordularının İspanya'yı işgali yıllarında devam ederek Fransız ordularının yenilgisi ve Wellington'un güçlü işgal orduları tarafından İspanyol monarşisinin restorasyonuna kadar uzanır.
Filmde Engizisyon'un gizemli ve kurnaz üyesi Rahip Lorenzo rolünde Javier Bardem oynadı. Dini inançlara saygısızlık ettiği gerekçesiyle suçlanan ve hapishaneye atılan güzel Ines rolünü Natalie Portman üstlendi. Savaşın vahşetini ve İspanya'daki gündelik hayatı tasvir eden tablolarıyla olduğu kadar saray için de rengarenk tablolar yapmasıyla tanınan ünlü ressam Francisco Goya rolünde ise Stellan Skarsgard kamera karşısına geçti.
Kanzaman Films işbirliğiyle hayata geçirilen bir Xuxa Production S.L. yapımı olan Goya'nın Hayaletleri'nin yönetmenliğini Milos Forman, yapımcılığını Saul Zaentz üstlendi. Senaryosunu Milos Forman ile Jean-Claude Carriere birlikte yazdı. Prodüksiyon amirliğini Paul Zaentz, ortak yapımcılığını Denise O'Dell ile Mark Albela gerçekleştirdi.
Milos Forman ile Saul Zaentz geçtiğimiz yıllarda “Guguk Kuşu” (One Flew Over the Cuckoo's Nest) ve “Amadeus” gibi Oscar ödüllü filmlerde de işbirliği yapmışlardı. 9 dalda Oscar adaylığı alan “Guguk Kuşu” en iyi film ve en iyi yönetmen ödülü de dahil olmak üzere toplam 5 ödül aldı. 11 dalda adaylık alan “Amadeus” ise en iyi film ve en iyi yönetmen ödülü dahil olmak üzere toplam 8 dalda ödül kucaklamıştı.
Yakın dönemde “Aydaki Adam”a (Man on the Moon) imzasını atan Milos Forman'ın yönetmenliğini üstlendiği diğer önemli yapımlar arasında “The People vs. Larry Flynt”, “Ragtime” ve “Hair” gibi filmler bulunuyor. 1996 yılında 12 dalda aday gösterildiği Oscar ödüllerinden 9'unu alarak gecenin yıldızı olan “İngiliz Hasta” (The English Patient) yapımcı Saul Zaentz'in son dönemde yapımcı olarak imzasını attığı en önemli film.
Milos Forman daha önce senaryo yazarı Jean-Claude Carriere ile “Valmont” ve “Taking Off”ta beraber çalıştı. Aralarında Luis Bunuel'in “The Discreet Charm of the Bourgeoisie” ve “That Obscure Object of Desire” gibi filmlerin de yer aldığı 100'den fazla senaryoyu kaleme aldı.
Goya'nın Hayaletleri'nin görüntü yönetmeni Javier Aquirresarobe, 2005 yılında “İçimdeki Deniz” adlı filmdeki çalışmasıyla Goya ödülü kazanmıştı. Filmin prodüksiyon tasarımlarını “Amadeus”taki çalışmasıyla ünlenen, 2006 Eylül'ünde gösterime giren “All the King's Men”deki çalışmasıyla dikkat çeken Oscar ödüllü Patrizia Von Brandenstein üstlendi. Kostüm tasarımlarını hayata geçiren Oscar ödüllü Yvonne Blake ise, “The Bridge of San Luis Rey” adlı filmdeki çalışmasıyla 2005 yılında Goya ödülünü almıştı.
Fikir Nasıl Doğdu
Bundan 50 yıl kadar önce Milos Forman'ın aklına Engizisyon Mahkemeleri ve ünlü İspanyol ressam Francisco de Goya hakkında film yapma fikri gelir.
O zamanlar komünist Çekoslovakya'da öğrenci olan ünlü yönetmen, bu fikrin doğuşunu şu sözlerle anlatıyor: “Aslında başlangıçta Goya'yı düşünmemiştim. Her şey film okulunda öğrenciyken başladı. İspanyol Engizisyonu üzerine bir kitap okumuştum. Yanlışlıkla suçlanan ve Engizisyon Mahkemeleri'nde yargılanan bir insanın başına gelenler anlatılıyordu. Bunun harika bir öykünün çıkış noktası olabileceğini düşündüm. O dönem yaşadığımız komünist toplum ile İspanyol Engizisyonu arasında birçok paralellik vardı. Bu benzerlikler sebebiyle böyle bir öykünün Çekoslovakya'da yapılamayacağını biliyordum. Ve bu yüzden projeyi unutmak zorunda kaldım.”
İyi fikirler zaman içinde solup gitseler de hiçbir zaman ölmezler. Sadece insan aklının bir köşesinde bir süreliğine geri çekilmiş halde kalırlar. Milos Forman'ın aklındaki proje de işte böyle bir fikirdi. Bu yüzden geçen 30 yılın ardından Madrid'de yeniden ortaya çıkması sürpriz değildi. Fikrin yeniden gündeme geldiği sırada Milos Forman ile Saul Zaentz, “Guguk Kuşu” (One Flew Over the Cuckoo's Nest) filminden elde ettikleri ilk zaferden 10 yıl sonra ikinci kez işbirliği yaptıkları “Amadeus”un tanıtımını yapıyorlardı.
Yapımcı Saul Zaentz o günleri şu sözlerle anımsıyor: “Milos Forman'la Madrid'teki Prado Müzesi'nin önündeki caddeden geçiyorduk. Forman, Prado Müzesi'ndeki en önemli yapıtlardan biri olan ünlü Hieronymous Bosch'un `Garden of Earthy Delights' tablosunu görmediğini söyledi ve içeri girdik. Prado Müzesi eşsiz yapıtlarla doludur. Bunlar arasında Goya tablolarının büyük koleksiyonu en önemlilerindendir. Goya'nın eserlerini daha önce de görmüştük ama orijinalini ilk kez görüyorduk. Hepsi birbirinden harikaydı. En çarpıcı olanı bir köpek tablosuydu. O tablonun reprodüksiyonunu gördüğünüzde orijinalinin sinema ekranı boyunda olabileceğini düşünüyorsunuz. Ancak tablonun orijinalini gördüğünüzde o kadar da büyük olmadığını keşfediyorsunuz. Sadece 1,5 metre boyunda ama kesinlikle mükemmel. Köpeğin o kadar dokunaklı bir görüntüsü var ki, o görüntüyü aklınızdan çıkaramıyorsunuz.”
Goya'nın tabloları karşısında büyülendiğini söyleyen Milos Forman ise, ünlü ressamla ilgili şu yorumu yapıyor: “Goya'nın tablolarından öyle çok etkilendim ki, uzun süre aklımdan çıkmadı. Goya'nın dünyanın ilk modern ressamı olduğuna ikna oldum. Artık onunla ilgili bir film yapmayı eskisinden de çok istiyordum.”
Prado Müzesi'ne yaptıkları ziyaret sırasında Forman, Engizisyon hakkında yıllar önce okuduğu kitaptan Zaentz'e söz etti. Goya ile Engizisyonu birleştiren bir film yapma fikri üzerinde konuşmaya başladılar. Ortaya harika bir film çıkacağına artık Zaentz de anlamıştı. “Ancak bu fikri destekleyecek bir öykü yazılmasının gerekli olduğunu söyledim. Bizleri bir adım ileriye taşıyacak, güven ve tutkuyla yaklaşabileceğimiz bir öykü bulmalıydık” diyor Zaentz.
Goya Nasıl Bir Dönemde Yaşadı
Yapımcı ile yönetmen arasındaki görüşmeler, ilerleyen süreçte devam etti. İlk taslak senaryonun kaleme alınması için çok özel bir yazarla anlaşma yapmayı düşündüler. Ancak Forman'ın aklında en başından beri, başarılı çalışmalara imza atan ünlü senaryo yazarı Jean-Claude Carriere vardı.
Jean-Claude Carriere için “O benim spritüel kardeşimdir” tanımlamasını yapan Forman, onunla ilk kez 1966 yılında İtalya'nın Sorrento kentinde düzenlenen bir film festivalinde tanıştı. Sonraki yıllarda Forman, aralarında “Black Peter” ve “Loves of A Blonde” gibi birçok filmi yönetti. Carriere ise ünlü İspanyol yönetmen Luis Bunuel'in “Diary of A Chambermaid” ve Louis Malle'in “Viva Maria” adlı çalışmalarının senaristliğini yaptı.
Forman'ın Çekoslovakya'yı terk etmesinden sonra da ikisi arasındaki arkadaşlık devam etti. Başta “Taking Off” ve “Valmont” olmak üzere çeşitli filmlerde işbirliği yaptılar.
Jean-Claude Carriere Goya'nın Hayaletleri filmiyle ilgili işbirliğini şu sözlerle yorumluyor: “Milos'un fikrini çok ilginç bulmuştum. Aslında buna sadece fikir demek yanlış olur. Bu tek başına Goya'yı konu alan bir film değil, Goya'nın yaşadığı dönem İspanya'sını anlatan bir film. Goya bu öyküye doğal olarak dahil olacaktı. Çünkü Goya'nın yaşadığı yıllar aynı zamanda İspanya'nın en çalkantılı dönemi oluşturuyordu.”
Carriere sözlerine şöyle devam ediyor: “Fransız Devrimi sonrası, tüm dünyayı etkileyen ilginç ve önemli bir zaman kesitidir. Özellikle de, Avrupa tarihinin belki de en önemli periyotlarından birisidir. Fransa o dönemde Avrupa'nın merkezi kabul ediliyordu. Bu yüzden orada olup bitenlerin sonuçlarını ve de Napolyon'un işgalinden sonra İspanya'yı nasıl etkilediğini görmek ilginç olacaktı.”
Senaryo yazarı Carriere, 18. yüzyıl İspanya'sı konusundaki düşüncesini şu sözlerle noktalıyor: “18. yüzyıl sonu İspanya'sı, belirli oranda çağdaşlaşmasına rağmen Batı Avrupa'nın en geri kalmış ülkesiydi. Katolik ve muhafazakar yapılı olan İspanyol halkı, Fransız kralıyla aynı aileye bağlı olan kraliyet ailesi tarafından monarşiyle yönetiliyordu. 18. yüzyıl filozoflarının ve Aydınlanma Çağı'nın bu ülkede neredeyse hiç etkisi olmamıştı. Engizisyon Mahkemeleri hala çalışıyor, nüfus üzerinde müthiş zararlar vermeye devam ediyordu. Milos Forman da o çağdan ve Engizisyon'dan etkilendi.”
Milos Forman bu dönemi biraz kendi yaşantısına benzettiğini söylüyor. “O çok özel dönemin bana en çekici gelen yanları, çok sayıda paradoksu barındırıyor olması ve çok fazla değişiklik yaşanmasıydı. Bir bakıma da benim hayatımdaki değişimleri yansıtıyordu. Bildiğiniz gibi ben de önce demokratik bir toplumda yaşadım, sonra Nazi işgalini, daha sonra komünist yönetimi, ardından yeniden demokrasiyi gördüm. Tekrar komünistler geldi, ardından bir kez daha demokrasiye kavuştuk.”
Forman sözlerine şöyle devam ediyor: “19. yüzyıl başında İspanya'daki durum aslında benim ülkemle birçok benzerlik gösterir. Kral Carlos eski muhafazakar yönetimi temsil ediyordu. Sonra ansızın Napolyon geldi ve Fransız Devrimi idealleri ve toplumsal değerleriyle belirli bir ilerleme kaydetti. Bu bana, Sovyetler'in Çekoslovakya'ya getirdiği `özgürlük' olgusunu hatırlattı. İspanya'ya gerçek özgürlük getirmek yerine Napolyon ülkenin başına kendi kardeşini yerleştirdi. Daha sonra Wellington yönetiminde İngiliz işgali başladı. Onlar da Fransız etkisini yok ederek baskıcı İspanyol monarşisini geri getirdi. Gerçekten ilginç bir dönemdi.”
Carriere ile Forman, o dönemin İspanya'sının öyküsünü anlatmak için Goya'nın mükemmel bir figür olduğu konusunda aynı düşünceyi paylaşıyorlar. Milos Forman'ın bu konudaki yaklaşımı şöyle:
“Goya, Fransız Devrimi'nden çok önce doğmuş ve çok sonrasında hayata veda etmişti. Goya'nın politikayla bilinçli olarak ilgilendiğini sanmıyorum. O adeta bir gazeteci gibi müthiş bir gözlemciydi. Tanıklık ettiği olayları kaydederek düşüncesini söylüyordu. Filmde kendisinin de söylediği gibi, gördüğü şeyleri resimlerine aktarıyordu.”
Bu noktada sözü devralan Jean-Claude Carriere: “İspanya'nın kral ve kraliçelerinin, çocuklarının ve tüm kraliyet ailesinin tablolarını yaptı. Kraliyet Sarayı'nın içine giriş izni vardı. Bu yüzden saraydaki diğer insanların da resmini yaptı. Ancak aynı zamanda sıradan insanların yaşamını da biliyordu. Sokaklarda geziyor, tavernalara gidiyor, kabataslak resimlerini ve gravürlerini yapıyordu. Bunlar arasında Los Caprichios ve Disasters of War adlı tabloları büyük üne kavuştu. Hatta Engizisyon yargıçlarından birisinin ve İspanyol tahtına oturan Napolyon'un kardeşinin bile resmini yaptı. Sıradan vatandaşlar ve askerlerin tablolarını yapmaktan çekinmedi. Kısacası ülkedeki herkesin kalbini çok iyi anlayan bir ressam oldu.”Nasıl bir film istedikleri konusunda Forman, Zaentz ve Carriere'nin ortak düşüncesi, Goya'nın basit bir biyografik filmini veya Engizisyon'un didaktik tanımlamasını yaptıkları takdirde filmin başarılı olmayacağı şeklindeydi. Her üçü de yepyeni bir yaklaşım sergilenmesinden yanaydı. Bu amacı gerçekleştirmek için Goya ve Engizisyon ile ilgili olarak bulabildikleri her kitabı okuyarak İspanyol tarihinin derinliklerine kadar indiler.
Her ikisi de İspanyolca bilen Milos Forman ile Jean-Claude Carriere, bu ülkeyi çok iyi tanıyorlardı. Buna rağmen İspanya'nın kırsal kesimine geziler düzenleyerek daha iyi tanıma fırsatı buldular. Ayrıca Saul Zaentz ile birlikte ikinci bir gezi yaparak ülkeyi ve kültürünü daha iyi tanıdılar.
Senaryo Yazılıyor
Forman ile Zaentz'in Prado Müzesi'ndeki ilk konuşmasından 20 yıl sonra 2003 yılında film yapımcıları Goya projesine odaklanmaya başladılar. Forman'ın Connecticut'taki evine çekilen Carriere ile Forman, senaryo yazımı konusunda katı bir disiplin sağlayarak günde 10 saat çalışmak suretiyle senaryonun ilk taslak şekline ulaşmayı başardılar.
Jean-Claude Carriere, senaryo yazım sürecini değerlendiriyor: “Goya ile ilgili karakteristikleri belirlerken Milos'la ortak amacımız, onun sanatı üzerinde yoğunlaşmaktı. O herkesin resmini yapmış bir ressamdı. Kimi zaman bir Engizisyon rahibinin, kimi zaman da ülkeyi Fransız işgalinden kurtaran Wellington Dükü'nün resmini yaptı. Temelde apolitik bir insandı. Politika, eylemcilik ve sosyal gelişim gibi konularla doğrudan ilgilenmek istemedi. Tek istediği resim yapmaktı ve bu isteğinin dışına hiç çıkmadı.”
“Goya'nın karşısına onun kişiliğinin tam tersi bir adam koymalıyız diye düşündük. Mizaç ve felsefi düşünce açısından Goya'nın tam tersi olan, dünyadaki değişimleri izleyen ve o dönemin politik hareketleriyle ilgilenen bir adam olmalıydı. Filmindeki Rahip Lorenzo karakteri bu şekilde ortaya çıktı. Goya'nın yakın arkadaşı olan Lorenzo, İsa'nın öğretileri doğrultusunda daha iyi ve daha insani bir dünya kurma düşüncesine fanatik derecede inanmakta olan bir Engizisyon rahibidir.”
“Lorenzo, İspanya'daki ahlaki çöküşün sebebinin, bu öğretilerin korunması görevini üstlenmiş olan Engizisyon'un otoritesini kaybetmesinden ötürü olduğuna inanır. Engizisyon'un etkisini ve gücünü yeniden canlandırmak ister. Böylece toplumdaki ahlaki yapının restore edileceğini düşünmektedir. Öte yandan kaynağını Fransız Devrimi'nden alan ve İspanya'ya da girmeye başlayan yeni eğilimleri de engellemeye çalışır. Fransız devriminin üç ilkesi olan özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkelerini temel alarak insanın kaderinin kendi elinde olduğunu savunan bu düşünce yapısı, İspanya'da hakim olan dini doktrinlerle tamamen çelişmektedir.”
Goya'nın Hayaleti'nin öyküsündeki üçüncü ana karakter, her iki erkekle de tanışıklığı olan Ines Bilbatua karakteridir. Filmin başlangıcında Goya'nın ergenlik çağındaki ilham perisidir. Ancak dini düşüncelere karşı gelme suçundan dolayı mahkum edilmesiyle birlikte Rahip Lorenzo ile karşı karşıya kalır. Engizisyon Rahibi Lorenzo artık onun tek kurtuluş umudu haline gelmiştir.
Senaryo yazarı Jean-Claude Carriere, bu karakter için şu yorumu yapıyor: “Ines, iyi tanınan bir aileden gelen genç ve güzel bir İspanyol kızı. Babası zengin bir tüccar. Aile olarak da iyi birer Hristiyan olarak tanınmaktadırlar. Ancak Ines, bir gece kardeşleri ve arkadaşlarıyla birlikte bir tavernada görülür. Kilise adına tavernayı gözetlemekte olan casuslar, Ines'in aslında Yahudi olduğundan ve bunu gizlediğinden kuşkulanarak ihbar ederler. Bunun üzerine Engizisyon tarafından yargılanarak sorguya çekilir. Masum bir kız olan Ines'in kabusu da bundan sonra başlar.”Oyuncu ve Mekan Tercihleri
Çeşitli senaryo taslakları hazırlandıktan sonra senaryonun son haline ulaşıldı.Bütçe ve finansman da ayarlandıktan sonra filmin çekimlerine başlandı.
Mekan seçimi ve oyuncular konusunda, yönetmen, yapımcı ve yazarın ortak düşüncesi dönemin ruhunu en iyi şekilde yakalayabilmekti. Bunun için filmin İspanya'da, gerçek mekanlarda çekilmesi ve İspanyol aktörlerin oynaması gerekiyordu. Forman ile Zaentz'in daha önceki ortak çalışmalarının hepsi gerçek mekanlarda çekilmiş olduğu için Goya'nın Hayaletleri'nin onlardan farklı olması düşünülemezdi.
Bu düşünceden yola çıkılarak filmin kadrosuna Milos Forman ile daha önce “Amadeus”ta beraber çalışmış olan Oscar ödüllü prodüksiyon tasarımcısı Patrizia Von Brandenstein davet edildi. Ünlü tasarımcı yıllar önce yerel bir prodüksiyon şirketiyle İspanya'da çalışma yapmış olduğu için bu ülkeyi iyi tanıyordu.
Gizemli ve Kurnaz Engizisyon Rahibi Lorenzo: Javier Bardem
Başrol oyuncusu için Forman ile Zaentz'in aklındaki isim Javier Bardem'di. Goya rolü için mükemmel bir tercih olduğunu düşünüyorlardı.
Julian Schnabel'in 2002 yılında çektiği “Karanlıktan Önce” (Before Night Falls) adlı filmde portresini çizdiği Kübalı muhalif şair ve romancı Reinaldo Arenas rolüyle Oscar adaylığı alan Javier Bardem, İspanyol sinemasının popüler, karizmatik ve başarılı genç aktörlerinden birisiydi.
Yapımcı Saul Zaentz, “Neden Javier Bardem?” sorusuna şu yanıtı veriyor: “Javier günümüz aktörleri arasında kesinlikle en iyilerinden. Başlangıçta onu Goya rolü için düşündük. Onu görüşme yapacağız otelin lobisinde gördüğümüz an hepimiz heyecana kapıldık. Bize doğru yürüyerek, `Sizlerle beraber bir film yapmak istiyorum' dediğinde daha da mutlu olduk. Ben elimi uzatarak, `Biz de sizinle beraber bir film yapmak istiyoruz' dedim.”
O görüşmeyi büyük bir zevkle hatırlayan Javier Bardem ise izlenimlerini şu sözlerle dile getiriyor: “Bağlı olduğum ajanstan beni arayıp Milos Forman ile Saul Zaentz'in benimle görüşmek istediği söylendiklerinde ilk anda bunun bir şaka olduğunu düşündüm. Ancak onlarla buluşunca her şeyin gerçek olduğunu anlayıp heyecana kapıldım. İspanyol olduğum için Goya rolünü oynayacağımı sanmıştım. Bu bana son derece doğal gibi gözükmüştü.”
Ancak daha sonra senaryoda bazı değişiklikler yapıldı. Artık filmin baş karakteri Goya değil, hayali bir karakter olan Lorenzo'ydu. Dolayısıyla başrolde Lorenzo karakteri olacaktı.
Yapımcı Zaentz bu değişikliğin sebebini şu sözlerle açıklıyor: “Defalarca görüş alışverişinde bulunduktan sonra baş karakter Goya olduğu takdirde öykünün işlemeyeceğini anladık. Öykünün akışında Goya karakteri kuşkusuz çok önemliydi ama baş karakter o olmayacaktı. Böylece filmin baş karakteri Lorenzo olurken Javier Bardem'e bu rolü teklif etmeye karar verdik.”
Ünlü yapımcı bu aşamadan sonrasını şöyle anlatıyor: “Birkaç gün sonra Javier bizi aradı. Senaryoda bazı değişiklikler yaptığımızı, rolünün değişeceğini söyledik. Bu durum karşısında biraz tedirgin oldu. Ancak ne yapmak istediğimizi uzun uzun açıklamak yerine senaryonun bitmiş halini göndermeyi tercih ettik. Böylece yapılan değişiklikleri kendi gözüyle görecek ve Rahip Lorenzo rolünü neden onun oynaması gerektiğinin çok daha iyi anlayacaktı.”
Senaryoyu okuduktan sonra Forman ile Zaentz'i telefonla arayan Javier Bardem, “Lorenzo karakteri tam bana göre” dedi ve rolü oynamayı kabul ettiğini bildirdi.
Lorenzo rolünün kendisini büyülediğini belirten Javier Bardem, portresini çizdiği karakter için: “Lorenzo gibi bir karakteri oynamak kolay değildi. O zorlukların ve güçlü inançların adamı. Lorenzo için fanatik bir adam tanımlaması yapılabilir. Kötü veya çılgın birisi değil. Kimi zaman kontrolden çıkabilen tutkuların ve hırsın kurbanı.” diyor.
Ünlü İspanyol Ressam Francesco Goya: Stellan Skarsgard
Lorenzo'nun ardından sıra Goya'nın kim olacağına geldi.
Yönetmen Milos Forman, Goya rolünde oynayacak aktörde var olmasını istediği nitelikleri şu sözlerle açıklıyor: “Goya rolünde kolayca tanınabilir bir aktörün oynamasını istemedim. Lorenzo ve Ines gibi hayali karakterlerde ünlü simaların yer alması güzel olur. Ancak Goya'nın durumu farklı. Goya, beklenmedik davranışlar sergiliyor. Onu başka bir yerlerden tanıyor olmamalıydık.”
Yapımcı Zaentz ve Milos Forman, kimin Goya'yı oynayacağına Avrupa'dan Amerika dönerken uçakta karar verdiler. “Milos bir film seyrediyordu. Çok iyi bir film değildi. `Exorcist' serisinin devam filmlerinden birisi. Bir ara bana dönerek, `İşte bizim Goya'mız' dedi. Parmağıyla ekranı gösteriyordu. Ekrana bakınca filmin başrolünde Stellan Skarsgard'ın oynadığını gördüm. Çok iyi tanıdığım bir aktördü. Yapımcılığını üstlendiğim `Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği' (The Unbearable Lightness of Being) filminde rol almıştı. Bence de Goya rolü için çok iyi bir fikirdi.” diye anlatıyor o günü yapımcı Zaentz.
İsveçli bir aktör olan Stellan Skarsgard'ı izleyiciler “Can Dostum”(Good Will Hunting) ve “Dalgaları Aşmak”(Breaking the Waves) adlı filmlerdeki rollerinden tanıyor ama Skarsgard kesinlikle marka isimlerden biri değil. Başka bir deyişle, oynadığı filmler izlendiğinde Stellan Skarsgard olarak değil, o filmdeki rolüyle akıllarda kalan aktörlerden biri.
Goya rolünün kendisine teklif edilmesinden büyük keyif aldığını belirten Stellan Skarsgard, “Fiziksel açıdan bakıldığında Goya'dan tamamen farklıyım. Ancak bu filmde portresini çizdiğimiz kişi de gerçek yaşamdaki Goya değil zaten. Sonuçta bu kurgusal bir film” diyor.
Goya'nin güzel ilham perisi Ines Bilbatua : Natalie Portman
Goya'nın güzel ilham perisi Ines Bilbatua rolünde Mike Nichols'un “Daha Yaklaş” (Closer) adlı çalışmasındaki başarılı performansıyla Altın Küre'yi kucaklayan ve Oscar adaylığı alan Natalie Portman oynadı. İşin tuhaf yanı, Milos Forman'ın bu rolü Natalie Portman'a verirken kim olduğunu tam olarak bilmemesiydi.
Forman, bu tercihi nasıl yaptığını şu sözlerle anlatıyor: “Natalie Portman'ı hiç tanımıyordum. Bir moda dergisinde gördüğüm bu genç kadının resminden çok etkilendim. Kapaktaki resme bakarken sanki Goya'nın “A Milkmaid in Bordeaux” adlı tablosundaki genç kadının yüzünü görür gibi oldum.” “Onun kim olduğu ve nitelikleri konusunda araştırma yapmaya başladım. Bu araştırma sırasında ne kadar çok insanın onu beğendiğini fark ettim. `Daha Yaklaş' (Closer) adlı filmi izlediğimde çok başarılı bir oyuncu olduğunu anladım. Oyunculuk kapasitesi son derece geniş, büyüleyici ve sürprizlerle doluydu ki, bunların hepsi benim için çok önemliydi. Çünkü Goya'nın Hayaletleri'nde aslında üç farklı karakteri oynamış gibi olacaktı.”
Natalie Portman'ın bu konudaki izlenimleri ise şöyle: “Milos ve Jean-Claude ile buluşmak için Paris'e gittiğimde önce şok oldum. İkisi de benim oynadığım filmlerin hiçbirini görmemişti. Sadece bir fotoğrafımı görüp Goya'nın tablolarından birindeki genç kadına benzetmişlerdi. Bu iki büyük isimle tanışmak ilginç ve heyecan verici bir şey. Biraz tedirgin olduğumu itiraf etmeliyim. O rolü almak için her türlü testten geçmeye hazırdım. Rolü bana teklif ettiklerinde çok heyecanlandım. Ines karakteri, benim fazla bilgi sahibi olmadığım bir tarihin parçasını simgeliyordu. Şimdiye kadar oynadıklarımdan farklı olması da ayrıca heyecan vericiydi.”
Goya'nın Hayaletleri'nde diğer önemli rolleri de uluslararası çapta tanınan aktörler oynadı. İspanya Kralı IV. Carlos rolünü, son olarak Ang Lee'nin Oscar ödüllü çalışması “Brokeback Dağı”nda (Brokeback Mountain) izlediğimiz deneyimli aktör Randy Quaid oynadı. Engizisyon Baş rahibini ise Fransız/İngiliz aktör Michael Lonsdale canlandırdı. Ünlü aktörün bugüne kadar ki kariyerinde Fred Zinnemann'ın “Day of the Jackal”, Francois Truffaut'nun “Stolen Kiss”, Louis Malle'in “Murmur of the Heart” ve Steven Spielberg'in “Munich”i gibi önemli filmler bulunuyor.
Filmin diğer rollerinde ise İspanyol sinemasının başarılı oyuncularına yer verildi. Bunlar arasında Jose Luis Gomez (The Bridge of San Luis Rey), Mabel Rivera (Sea Inside), Raymond Guerra, Blanca Portilla (Volver), Unax Ugalde gibi oyuncular bulunuyor.
Kamera Arkası Ekipleri
Oyuncu seçme sürecinin tamamlanmasının ardından kamera arkası ekiplerinin belirlenmesine geçildi. Bu alanda da İspanya'nın en yetenekli ve yaratıcı teknik ekipleri görevlendirildi.
Filmin görüntü yönetmenliğini Javier Aguirresarobe üstlendi. İspanyol yönetmen Alejandro Amenabar'ın iki filminde (`Diğerleri' (The Others) ve `İçimdeki Deniz'(The Sea Inside)) görüntü yönetmenliği yapan Aguirresarobe, İspanya'da Oscar'ı kabul edilen Goya ödüllerini tam altı kez kucakladı.
Milos Forman'ın en yakın iş arkadaşlarından biri olan Oscar ödüllü prodüksiyon tasarımcısı Patrizia Von Brandenstein, Goya'nın Hayaletleri'nde ünlü yönetmenle beşinci kez işbirliği yaptı. Patrizia Von Brandenstein'ın son çalışmaları arasında Harold Ramis'in “The Ice Harvest” ve Steven Zaillian'ın “All the King's Men” adlı yapıtları bulunuyor.
Filmin kostüm tasarımlarını yine Oscar ödüllü Yvonne Blake (Nicholas and Alexandra) hayata geçirdi. İspanya'nın en kayda değer film prodüksiyonlarında seçkin bir kariyere sahip olan Yvonne Blake, Richard Lester'in “The Four Musketeers” adlı filmindeki çalışmasıyla Oscar adaylığı almıştı.
Çekimler İspanya'da Yapıldı
Goya'nın Hayaletleri'nin çekimlerine 5 Eylül 2005 tarihinde İspanya'da başlandı. İlk olarak Goya'nın resimlerini yaptığı stüdyoyla ilgili sahneler çekildi. Prodüksiyon tasarımcısı Patrizia Von Brandenstein, bu sahneler için Madrid yakınlarındaki San Martin de Vega adlı küçük kasabada terk edilmiş bir çiftlik tesisinin zemin katında bazı düzenlemeler yaptı. Goya'nın, Ines'in portresini çizdiği sahnelerle ilgili çekimler burada gerçekleştirildi.
Goya'nın acılarla dolu yaşamını betimleyen çekimler de San Martin'deki çiftlik tesislerinde yapıldı. Burada ayrıca akıl hastanesi sahneleri ve Engizisyon tarafından mahkumların atıldığı zindanlarla ilgili çekimler de gerçekleştirildi.
Tarihçesi 16. yüzyıla dayanan San Martin çiftliği, bir veya iki katlı binaları ve uçsuz bucaksız açık alanlarıyla film yapımcılarının her türlü ihtiyacına karşılık veriyordu. Aradıkları her şeyi tek bir çiftlikte bulan yapımcılar, çiftlik tesislerinin her bölgesinden yararlandılar. Bir zamanlar üzüm mahzeni ve çiftlik ekipmanlarının saklandığı yerler, mahkumların tutulduğu zindanlara dönüştürüldü. Ayrıca çiftlikteki iki ambar da film seti işlevi gördü. Ambarlardan birisinde sorgulama odası çekimleri yapılırken diğeri ise hapishane hücrelerine dönüştürüldü.
San Martin de Vega çiftliğindeki çalışmaya kısa bir ara veren film ekipleri, Madrid'e dönerek kent merkezindeki Retiro Park'ta bazı mekan çekimleri yaptılar. Yeniden San Martin'e döndüler ve Ines, Lorenzo ve Engizisyon üyeleriyle ilgili bir kaç sahnenin çekimini gerçekleştirdiler. 200 yıl öncesinin Madrid'ine çok benzediği için tercih edilen Segovia kentine Napolyon ordularının İspanya'yı işgal ettiği sahneler çekildi.
Segovia'nın tarihi kent meydanında Fransız askerlerinin at sırtında kenti baştan başa geçtiği sahneler çekildi. Fransız askerlerinin yanında bir zamanlar Mısır'a hükmetmiş olan Memlük askerlerinin de yer aldığı, işgali beraber yaptıkları görülüyordu. Ayrıca Fransız işgali nedeniyle sokaklardaki kaos ortamının çekimleri de burada yapıldı. Napolyon ordularının İspanya'yı “özgürleştirmek” için geldiği ülkenin sokaklarında kargaşa hakimdi. Kadınlar tecavüze uğruyor, dükkanlar yağmalanıyor, öldürme olayları birbirini izliyordu.
Yeniden Madrid'e dönen film ekibi, kentin dışında bulunan İspanyol saraylarının zarif ve gösterişli odalarında çekimlere başladılar. Vinuelas, El Pardo ve La Quinta adını taşıyan bu sarayların her biri, İspanyol Ulusal Mirası'nın vazgeçilmez unsurlarıydı.
Madrid'in kuzeyindeki Vinuelas Sarayı'nda, İspanyol Kraliçesi Maria Luisa'nın Goya'ya at sırtında poz verdiği ünlü tabloyla ilgili çok önemli sahnenin çekimleri yapıldı. Bu sahnede kraliçenin yanında avdan dönen kocası Kral Carlos da yer alıyordu. Bu sarayda ayrıca bir grup silahlı köylünün, artık Napolyon'un kurdurduğu hükümetin üyesi olan Lorenzo'yu taciz ettiği sahne çekildi.
Vinuelas'tan çok uzak olmayan Monte de El Pardo kraliyet arazisinde de çekimler yapıldı. Saraylarla ilgili çekimlerin yapıldığı bu alanlar, Madrid'in en büyük doğal alanlarındandır. Hapsburg Hanedanı döneminden beri av köşkü olarak kullanılan El Pardo Sarayı'nda o dönemden kalma freskler ve duvar tabloları bulunuyordu.
El Pardo Sarayı'nda filmin önemli sahneleri çekildi. Napolyon'un kurmaylarıyla toplantı yaptığı ve Ines'in ailesinin, Kral Carlos'un huzuruna çıkıp, kızlarını Engizisyon'dan kurtarması için yalvardığı bölümler bu sarayda çekildi.
Monte de El Pardo arazisindeki başka bir av köşkü olan La Quinta Sarayı ise, İspanyol diktatör Francisco Franco'nun evine dönüştürüldü. Ayrıca Milos Forman, Lorenzo'nun Napolyon hükümetinde yer aldığı sıradaki ofisi ve eviyle ilgili çekimleri de burada gerçekleştirdi.
La Quinta'daki çalışmayı tamamlayan prodüksiyon ekipleri, daha sonra Toledo kenti yakınlarındaki dağlık arazide çekimlere başladı. Bu geniş dağlık arazide, Wellington Dükü'ne bağlı orduların Portekiz sınırını geçerek, İspanya'ya girmesi ve ülkeyi Fransız işgalinden kurtarıp, İspanyol halkını özgürleştirmesiyle ilgili çekimler yapıldı.
İspanyol Halkının Goya Sevgisi
Goya'nın Hayaletleri'nde anlatılan öykünün epik doğası ve geniş çaptaki efektleri, oyuncu ve teknik ekipler dahil olmak üzere filme katkıda bulunan herkesi çok zorladı. Geniş panoramik görüntüler ile yüksek drama unsuru barındıran samimi yakın plan çekimlerinin dönüşümlü olarak ekrana gelecek olması, bu zorlukların en başında yer alıyordu.
Filmin prodüksiyon tasarımlarını hayata geçiren Patrizia Von Brandenstein bu konuda yaklaşımını şu sözlerle ifade ediyor: “Goya'nın çalışmalarını ve milyonlarca detayı barındıran o çağı yeniden yaratırken, Milos Forman gibi talepkar bir yönetmenin isteklerini de dikkate almam gerekiyordu. Projeye başlarken tablolar, edebiyat yapıtları ve o dönemle ilgili tarihi yazılarla ilgili bir araştırma yaptım. Goya ve o dönem İspanya'sı hakkında yazılmış çok sayıda kitap vardı. Ancak ben kitaplar yerine mektuplar üzerinde odaklanmaya karar verdim. Alba Düşesi'nin, Kraliçe Maria Louisa'nın ve Kral Carlos'un yazdığı mektupların, hepsinin İngilizce çevirisi mevcuttu ve bana çok zengin bir kaynak oluşturdular. Goya ve tablolarını gösterecek olmamız sebebiyle teknik konuları da incelemem gerekiyordu. Goya'nın İspanyol toplumu üzerindeki önemini küçümseyemeyiz. O çok özgün bir kişilik. İspanyol halkı için en önemli figürlerden birisi olduğunu unutmamak gerekir.”
İspanyol vatandaşı olan Javier Bardem de bu gerçeğin altını çizerek şunları söylüyor: “İspanyol halkı Goya,'nın çalışmalarına büyük saygı duyar. Açıkçası ben Goya'nın sanatı bir tür gazetecilik gibi gören ilk ressam olduğunu düşünüyorum. İspanyol monarşisinin zenginliğini ve ihtişamını, krallarıyla kraliçelerini resimleme şansını elde eden ilk sanatçıydı. Ancak aynı zamanda sokaklardaki çaresizliği ve o dönemin korku dolu ortamını da resmediyordu. Üstelik bunu, kraliyet ailesinin resimlerindeki görkemle aynı lezzette yansıtıyordu. Kısacası kraliyet ailesi olsun, sokaklardaki kaos ortamı olsun, tablosunu yaptığı herşeye kendi gözlem gücünü aktarıyordu.”
Goya'nın Hayaletleri projesine tarih danışmanı olarak katkıda bulunan Carmen Ruiloba da Goya'nın halk üzerindeki etkisini vurguluyor. “Goya'yı kendi ailesinden birisi gibi gören bir üniversite profesörü tanırım. O her İspanyol'un büyükbabası gibi. Evrensel bir ressam. Halkın yüreğine direkt hitap etmesini bildiği gibi geleceğe dair de konuşmasını bilir. Goya'nın savaş hakkında, güzel düşesler hakkında, sokaklardaki sıradan insan hakkında, yoksulluk ve sefalet hakkında bundan 200 yıl önce söylemiş olduğu her şey bugün de aynen de geçerli. Akademik deyimle söyleyecek olursak, sanat tarihinde Goya'nın hayati önemi var. Kimileri onun ilk modern ressam olduğunu söyler. Klasizm ile modernizm arasında bağlantı noktası olduğunu söylemenin daha doğru olacağını düşünüyorum.”
Böyle bir karakteri canlandırmak, her aktör için başlı başına bir sınav. Goya rolünde kamera karşısına geçen İsveçli aktör Stellan Skarsgard, bu karakteri daha yakından tanıyabilmek için çok uzun ve zor bir araştırma sürecine girdiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Goya ile ilgili araştırma yapmak için çok fazla zaman harcadım. Filme katkıda bulunan herkesin ortak amacı Goya'yı daha iyi tanımaktı. Kim olduğunu, nasıl çalıştığını, nasıl yaşadığını bilmemiz gerekiyordu. Bu konuda daha da ileri giderek, filmde onun sanatının gösterildiği sahnelerde Goya'nın resim yapma formülünü izledik. Renk seçiminde hangi formülleri kullandığını, hoşuna giden boyaların hangileri olduğunu biliyorduk. Kullandığı müsvette niteliğindeki resim defterlerini bile yeniden yaratmayı başardık. İtalya'da öğrendiği her şeyi gittiği her yere yanında taşımış bir ressamdı.”
Film için oluşturulan ortam ve atmosfer sayesinde Goya'yı yaşayan ve soluk alan bir insan olarak canlandırma fırsatı bulduğunu belirten Skarsgard, sözlerine şöyle devam ediyor: “Ancak her şeyden önce onun ruhunu anlayabilmek önemliydi. Milos Forman ve Jean-Claude Carriere'in yarattığı karakteri yakalayabilmek öncelikli hedefim oldu. Goya'yı onların yarattığı şekliyle görmeye çalıştım. Senaryo sayfalarındaki karakter çok ilginçti, çünkü yaptığı her tabloya tutkularını yansıtan bir karakter vardı. Her sanatçıda var olması gereken niteliklere fazlasıyla sahipti. Engizisyonun gücü karşısında teslim olmak istemiyor, genç ilham perisi Ines'e büyük saygı duyuyordu. Hatta aradaki yaş farkına rağmen bu güzel genç kadına aşık olduğunu bile söylemek mümkün. Kilisedeki meleklerin resmini yaparken ihtiyaç duyduğu esin kaynağını bu güzel kadının yüzünde buluyor, aslında her yerde onun yüzünü kullanıyordu. Ines'in zindanlarda çürüyüp güzelliğini kaybettiği yıllarda bile onun hayali capcanlı şekilde aklındaydı.”
Lorenzo rolünde kamera karşısına geçen Javier Bardem, portresini çizdiği Lorenzo ile Goya arasındaki ilişkiyi şu sözlerle yorumluyor: “Goya ile Lorenzo arasındaki ilişki, birbirlerine saygı duyan ve aynı zamanda da birbirinden korkan iki insanın ilişkisi. Goya sadece kendisine bağlı özgür bir insan. Lorenzo ise dogmalara, ideallere, o dönemin güç odaklarına yaslanır. Toplumda gücü ve iktidarı temsil ederken Goya'nın böyle bir iddiası yoktur.”
İster tarihsel bir kişiliğin, ister hayali bir karakterin portresini çizsinler, öyküdeki baş aktörlerin hepsinin paylaştığı görev aynıydı: Senaryoda yazılan ve ekranda hayata geçirilmesi gereken birer figürü oynayacaklardı. Bu açıdan bakınca Javier Bardem ile Natalie Portman'ın üzerine düşen görev, Stellan Skarsgard'ınkinden farklılık gösteriyordu. Lorenzo ve Ines karakterlerini canlandırırken baz almaları gereken belirli bir standart yoktu. Tamamen kendi hayal güçlerine dayanarak karakterleri canlandıracaklardı. Özellikle de Ines gibi çok büyük trajedi yaşayan bir genç kadını oynayacak olan Natalie Portman'ın biraz da içgüdülerine yaslanarak oynaması gerekiyordu.
Ines rolünü üstlenen Natalie Portman, bu karakteri oynamak için nasıl bir hazırlık yaptığını şu sözlerle anlatıyor: “Engizisyon mahkemelerine gönderilen kadınları ve onların yaptığı itirafları konu alan çok sayıda kitap okudum. Sorgulama sırasında işkence gören kadınlarla ilgili olağanüstü transkriptler / zabıtlar vardı. Orada yazılanlara bakarsanız Ines'in diyaloglarıyla benzer olduğunu görürsünüz. Filmde Ines'in işkence sırasında söylediği, `Benden neyi öğrenmek istiyorsunuz, önce siz onu söyleyin. Hangi gerçeği arıyorsunuz?' şeklindeki haykırışları buna örnektir.”
Kraliyet sarayları ve Ocana'daki çekimlerin ardından kuzeydeki Aragon eyaletine giden film ekipleri, bu bölgede bulunan ortaçağdan kalma Veruela manastırında çalışma yaparak Engizisyon Mahkemeleri'nin güç kokan koridorlarıyla ilgili sahneleri tamamladılar. Engizisyon'un dış mekan çekimleri ise İspanya ve Avrupa'nın en eski üniversitesine ev sahipliği yapan ortaçağ kenti Salamanca'da gerçekleştirildi.
Bu mekanlar aynı zamanda Rahip Lorenzo'nun filmdeki çıkış noktasını belirliyordu. Rahip giysileri içindeki Lorenzo artık hizmet ettiği Engizisyon kurumunun bir parçası olmuştu. Javier Bardem, canlandırdığı bu zor karakteri en iyi şekilde oynayabilmek için çok fazla araştırma yaptığını söylüyor. “Bu rol bana verildiğinde yaptığım ilk şey, o dönemle ilgili çok sayıda kitap okumak ve o çağla ilgili çalışmalar yapmış uzmanlarla konuşmak oldu. Ayrıca o dönemde yaşamadığı halde onları çok iyi anlayabilen bazı rahiplerle de konuştum. Rahip Lorenzo gibi bir karakterin portresini çizerken bana ne yapmam gerektiği konusunda yardımcı oldular .”
Javir Bardem sözlerine şöyle devam ediyor: “Ancak hiç kuşkusuz bu bir kurgusal filmdir. Bu nedenle o ana kadar öğrendiğiniz her şeyi unutup sadece karakteri yapılandırma konusunda odaklanmanız gerekebilir. Aksi takdirde öğrendiklerinize aşırı bağlı kalırsınız ve portresini çizeceğiniz karakteri kendi başınıza yapılandıracak kadar özgür kalamazsınız.”
Javier Bardem'in karşılaştığı bir başka zorluk da, Lorenzo karakterinin çift yönlü kişilik yapısını ortaya koymak oldu. Bu konudaki düşüncesini şu sözlerle özetliyor: “Lorenzo'nun karakter yapısının birbirine zıt olan iki kutbu arasında bağlantı kurarken zorlandığım anlar oldu. Ancak birbiriyle psikolojik açıdan bağlantılar olduğunu keşfettim. Lorenzo'nun portresini çizerken her şeyden önce onu kendi tutkuları ve hedefleri olan normal bir insan gibi oynamak çok önemliydi. Filmin kötü adamı veya kötü karakteri gibi gözükmesini istemedik. Aslında Lorenzo kendisine öğretilenleri en zor koşullar altında en iyi şekilde başarmaya çalışan bir insan. Ancak kişiliğinin sürekli değişmesi zorluk getirdi. Düşünebiliyor musunuz, bir gün Dr. Jekyll'sınız, ertesi gün Mr. Hyde oluyorsunuz, üç saat sonra tekrar Dr. Jekyll'a dönüşüyorsunuz.”
Salamanca'daki sahnelerin tamamlanmasının ardından filmde önemli yeri olan ve her biri farklı periyotları temsil eden taverna sahneleri için Talamanca adlı küçük kasabaya geçildi.
Filmin görüntü yönetmenliğini üstlenen Javier Aguirresarobe, “Milos Forman bu film için İspanyol bir görüntü yönetmeni istemesi, benim en büyük şansım.” diyor ve şöyle devam ediyor: “Goya'nın görsel evrenini en iyi anlayabilecek görüntü yönetmeninin, ressamın ülkesinden olabileceğine inanmıştı. Forman, benim hep taktir ettiğim ve hayranlık duyduğum bir yönetmendir. Onunla çalışma fırsatını elde etmek, benim açımdan inanılmaz bir rüyanın gerçekleşmesi gibiydi.”
“Milos, çekimler sırasında her zaman iyi bir arkadaş oldu ve bana tam anlamıyla güvendi. Provalar sırasında film için nasıl bir görsellik düşündüğünü sordum. Filmde estetik yaklaşıma ulaşmamız için, düşündüğü görsel referansların neler olduğunu öğrenmek istiyordum. Kendisini ilgilendiren en önemli görsel referansın aktörlerin yüzlerindeki renk olduğunu belirterek, `Siyahın siyah gibi olmasını isterim' dedi. Bu sözlerinden yola çıkarak klasik ressamların ulaştığı tonaliteye ulaşmak istediğini anladım. Fotoğrafik açıdan bakarsak, Goya'nın Hayaletleri parlak renklerin değil, inandırıcı ışık ve ifadelerin filmi. Öncelikle klasik resim ustaları üzerinde çalışarak başladım. Özellikle de İspanyol ressam Ribera'nın en iyi dönemini inceledim. Sıcak ışıkların, hafif sıcak tonların ve karanlık alanların görsel ruhunu hayal gücüme iyice yerleştirmeye başladım.”
Filmin tamamı mekan çekimi şeklinde yapıldı. Bu nedenle ışıklandırma ve lojistik gibi konularda zorluklar yaşanan zorlukları görüntü yönetmeni Javier Aguirresarobe, bunları şöyle anlatıyor: “Filmin tamamı, çoğu iç mekan olmak üzere doğal ortamlarda gerçekleştirildi. Kullanılan mekanların hepsi olağanüstüydü. Stüdyo ortamında yapılan tek bir çekim bile yoktu. En ciddi zorlukların İspanyol Ulusal Mirası kabul edilen büyük saraylardaki mekanlarda yapılan çekimlerde yaşandığını söylemeliyim. Bu binalarda yetkililer bizi dikkatle izledi. Bizler de gereken özeni gösterdik. 250 yıldır korunan saray binalarında kamera ekipmanlarının başta duvarlar olmak üzere hiçbir yere çarpmaması için olağanüstü çaba harcadık. Bu zorluğun üstesinden gelebilmek için ışık kaynaklarımızı perde arkalarına gizleyerek ışık elde ettik. Böylelikle genellikle turistlere açık olan alanlarda son derece ilginç ışıklar yaratma fırsatı bulduk.”
Talamanca'daki çalışmanın bitirilmesinin ardından iki haftalığına Boadilla kentine geçildi. Buradaki Kraliyet Sarayı'nda da iki önemli sahnenin çekimleri yapıldı. Bunlardan birisi, Ines'in tüccar ailesi Bilbautua'ların seçkin ve gösterişli evinin iç mekan çekimleriydi. Diğeri ise, Madrid'in ünlü Plaza Mayor meydanını temsil eden saray avlusunda yapılan halka açık idam sahnesi oldu.
Boadilla'daki Kraliyet Sarayı'nın yıllardır kullanılmadan durduğunu fark eden film yapımcıları, burasını değişik bir amaçla kullanmak için yeniden düzenlenebileceğine karar verdiler.
Prodüksiyon tasarımcısı Patrizia Von Brandenburg, bu konuda yapılan çalışmayı şu sözlerle açıklıyor: “Madrid'deki Plaza Mayor meydanı, 15.000 kişiyi rahatlıkla alabilecek kadar büyük ve görkemli bir meydan. Bu yüzden meydanla ilgili sahneleri çekebilmek için başka bir meydana ihtiyacımız vardı. Önce Salamanca'daki Plaza Mayor meydanı üzerinde düşündük. Ancak meydanı kapatmak ve esnafın bu yüzden oluşacak zararını karşılamak bizlere çok pahalıya mal olacaktı.”
Patrizia Von Brandenburg sözlerine şöyle devam ediyor: “Milos o kadar deneyimli bir yönetmen ki, Boadilla Sarayı'nın önündeki geniş alanı gördüğü anda burasının 1809 yılı Plaza Mayor'una dönüştürebilecek bir yer olduğunu hemen anladı. Boadilla Sarayı'nın ana mimari yapısı, stil ve format açısından o dönemin Madrid'indeki Plaza Mayor ile benzerlikler gösteriyordu. Var olan yapılara birtakım eklemeler yapıldığı ve doğru açılardan çekim yapıldığı takdirde izleyicinin kendisini halka açık bir meydanda gibi hissedebileceği sonucuna vardı.”
Boadilla Sarayı'nda yapılacak iç mekan çekimleri için de gerekli kuruluşlardan izin alınarak bazı düzenlemeler yapıldı. Rekreasyon çalışmasında yerel şirketler görev yaptı ve sonuç harika oldu. Saray içerisinde yapılan çalışmada 18. yüzyıl dünyasını yansıtacak kumaşlar, Goya'nın tablolarının röprodüksiyonları, mermer heykel çalışması, duvar işlemeleri ve o döneme özgü duvar kağıtları kullanıldı. Böylelikle 18. yüzyıl ortamı yeniden yaratıldı. Kızlarının engizisyona çağrılışından sonra Bilbatua ailesinin çare aradığı sahnelerin çekimleri burada gerçekleştirildi.
Bilbatua ailesinin seçkin dünyasının yansıtılmasında dekorlar kadar kostümler de büyük önem taşıyordu. Oscar ödüllü kostüm tasarımcısı Yvonne Blake, kostümleri hayata geçirirken ihtiyaç duyduğu ipuçlarının hepsini Milos Forman'dan aldı.
Ünlü tasarımcı bu konudaki yaklaşımını şu sözlerle açıklıyor: “Yapmak istediğim şey, her şeyi en doğru şekliyle göstermekti. Milos'un yaklaşımını anlayınca Goya'nın çalışmaları üzerinde araştırma yapmak anlamına geldiğini gördüm. İhtiyaç duyduğum her şey orada, Goya'nın tablolarındaydı. Daha fazlasını aramaya gerek bile yoktu. Birkaç yıl önce opera tasarımı yapmıştım. Rossini'nin `Barber of Seville' operasıydı. Orada da Goya tarzı kostümler yapmaya karar vermiştim. Çünkü Goya kostümleri seviyordu. İyi giyinmeyi severdi. Tablolarında renklere yaklaşımını seviyordum. Bu yüzden birçok kostümü, Goya'nın tablolarından kopyalama yöntemini izledim. Filmdeki kostümlerin yarısının o tablolardan geldiğini söyleyebilirim. Kraliçenin kostümü tamamen kopyadır.”
Kostüm tasarımcısı Yvonne Blake, açıklamalarına şu sözlerle devam ediyor: “Natalie Portman'ın oynadığı iki hayali karakter olan Ines ve Alicia karakterleri için sıfırdan kostüm yarattım. Onları yaparken de `Goya olsaydı nasıl yapardı?' diye düşündüm. Filmdeki tüm karakterler, yaşamlarının en büyük değişiminden geçerler. Kostümler de bu değişimi yansıtır. En radikal değişim Ines'te. Filmin başlangıcında şık ve seçkin kıyafetler giyen zengin bir genç kadın. Sonunda onu paçavralar içinde görürüz. Alicia'yı oynadığı sahnelerde ise Natalie Portman sadece tek kıyafet giydi. İspanyol tarzı olan bu kıyafet, güzelliğini satan genç bir İspanyol kadınını tanımlıyordu.”
“Goya karakteri de filmin başlangıcında seçkin kıyafetler içerisindedir. Daha sonradan hastalanıp sağır olduğunda dış görünümüne özen göstermekten vazgeçer. Goya'nın bu durumunu kıyafetleri aracılığıyla yansıtmayı istedim.”
“Milos ile yaptığımız toplantılarda filmin iki yarısı üzerinde konuştuk. Filmin başlangıcıyla sonu arasında yaklaşık 16 yıllık fark vardı. Filmin ilk yarısında daha parlak ve gösterişli renkler kullanmayı önerdim. İkinci yarısında ise karakterlerin içine düştüğü berbat duruma paralel olarak daha karamsar bir hava vardı. Bunu yansıtmanın en iyi yolunun renkleri azaltmak olduğunu düşündüm.”
Yönetmen Milos Forman'ın filmdeki kostüm düzenlemeleriyle ilgili yorumu şöyle: “Kostümlerin hepsi son derece çarpıcı oldu. Direkt olarak Goya'nın tablolarından geliyorlardı ama hiçbirisi yapay değildi. Hepsi de insanların giydiği gerçek giysilerdi. Aynı şeyi filmin setleri için de söyleyebilirim. Bazı setler inşa ettik ama çoğunlukla gerçek mekanlarda, gerçek kalelerde çekim yaptık. Hatta bir zamanlar Franco'nun ofisi olan gerçek odada bile çalıştık. Filmde neyin gerçek olduğunu, neyin sonradan inşa edildiğini ayırt edebilmek imkansızdır. Her şey olması gerektiği gibi görünür. Eminim ki, Goya bugün yaşıyor olsaydı bu mekanlarda kendisini son derece rahat hissederdi.”
Boadilla Sarayı içerisinde Bilbatua ailesiyle ilgili çekimlerin tamamlanmasından ardından bahçesinde de kafir denilen bir kişinin halkın gözü önünde idam edilmesi sahnesinin çekimi gerçekleştirildi.
Böylelikle 9 Aralık 2005 tarihinde 14 haftalık çekimler tamamlanmış oldu.
|
|||||