Av Partisi - The Hunting Party
Afişi Büyütün
İzleyici Sayısı 55.220
Hasılat 506.066 YTL
Av Partisi - The Hunting Party
Yönetmen Richard Shepard
Oyuncular Richard Gere, Terrence Howard, Jesse Eisenberg, James Brolin, Kristina Krepela, Lejla Hadzimuratovic, Olja Hrustic
Senaryo Richard Shepard
Yapımcılar Bill Block, Paul Hanson, Adam Merims
Görüntü Yönetmeni David Tattersall
Prodüksiyon Tasarımı Jan Roelfs
Kostüm Tasarımı Beatrix Aruna Pasztor
Kurgu Carole Kravetz
Özgün Müzik Rolfe Kent
Yapımcı Stüdyo The Weinstein Company
Türkiye Dağıtımı UIP Filmcilik - Fida
Gösterim Tarihi 14 Eylül 2007
Film Arşivi
Av Partisi - The Hunting Party Bilgileri   Bu sayfayı Facebook'ta paylaşın
Richard Gere ile Terrence Howard, Av Partisi'nde...
Yıllar sonra tekrar Bosna'da, dünyanın en çok aranan savaş suçlusunun peşinde...
Savaş muhabiri Simon Hunt (Richard Gere) ile kameraman Duck (Terrence Howard), Bosna'dan Irak'a, Somali'den El Salvador'a kadar dünyanın en tehlikeli savaş bölgelerinde görev almışlardır. Mermilerden sakınmaya çabalarken en doğru haberlere imza atmış, çok sayıda gazetecilik ödülü kazanmışlardır. Bir Bosna köyünde görev yaptıkları o müthiş günde herşey bir anda değişir. Ulusal televizyondaki bir canlı yayın sırasında Simon'ın çöküşü başlar. Simon'ın yüksek profilli kariyeri sona ererken Duck'ın yükselişi devam eder ve ikisinin yolları ayrılır.
Aradan beş yıl geçer ve savaşın bitiminin beşinci yıldönümü kutlamalarına katılmak üzere Duck yeniden Saraybosna'ya döner. Yanında çaylak gazeteci Benjamin de (Jesse Eisenberg) vardır. Simon adeta geçmişten gelen bir hayalet gibi çok özel bir fikirle boy gösterir. Dünyanın en çok aranan savaş suçlusu “Fox”un (Tilki'nin) nerede saklandığını bildiğine Duck'ı ikna etmeyi başarır. Yüzeysel bilgilerle donanmış olan Simon, Duck ve Benjamin, kendilerini derin düşmanlık dolu bölgelere götürecek karanlık ve tehlikeli bir misyona odaklanacaklardır.
Karşılarında hayatlarının en büyük hedefi vardır ama haberi yapacak kadar yaşayabilecekler midir?
Scott Anderson'un Esquire dergisinde yayımlanan “What I Did on My Summer Vacation” adlı yazısından uyarlanan “The Hunting Party”nin yönetmenliğini Richard Shepard üstlendi. Senaryosunu da Shepard'ın yazdığı filmin finansmanını QED International ve Intermedia şirketleri sağladı. Yapımcılığını “Yağmur Adam”la Oscar kazanan ve şu sıralar “Narnia Günlükleri 2” (2008) ve “Narnia Günlükleri 3” (2009) üzerinde çalışan Mark Johnson (Chronicles of Narnia, Good Morning Viet-Nam) ve Scott Kroopf (The Last Samurai, Runaway Bride) gerçekleştirdi. Prodüksiyon amirliklerini ise Bill Block (Vanilla Sky, Smart People) ile Adam Merims (The Matador, Casanova) yaptı.
Filmin kamera arkası ekiplerinde, görüntü yönetmenliğini David Tattersall (Green Mile, The Matador); prodüksiyon tasarımlarını Jan Roelfs (Alexander, World Trade Center); kostüm tasarımlarını Beatrix Pasztor (Vanity Fair, Good Will Hunting) üstlendi.
Kimi zaman gerçekler, kurgudan daha tuhaftır. Intermedia yapımcılarından Mark Johnson, 2000 yılı sonlarında yakın dostu Scott Anderson ile tanıştığında bu gerçeği ilk elden fark etti.
İyi tanınan bir gazeteci olan Anderson, o günlerde Bosna'dan yeni dönmüş; savaş anılarını Esquire dergisinde yazmaya başlamıştı. “What I Did on My Summer Vacation - Yaz Tatilimde Neler Yaptım?” başlığını taşıyan yazıları kısa zamanda klasik haline geldi. Gerçi bu yazılarının belgesel nitelikli savaş röportajına benzediği söylenemezdi. Macera dolu yol hikayeleri tadındaki yazılarda kara mizah unsurlarının ve keskin politik yorumların ağır bastığı gözleniyordu.
Bu yazılarda o yılın başlarında Anderson'un ve onunla beraber Bosna'ya gitmiş dört gazetecinin hikayesi vardır. Savaş sırasında Balkanlarda muhabir olarak çalışan beş gazeteci, savaşın sona ermesinden beş yıl sonra, 2000 yılı yazında Saraybosna'ya geri dönerler.
Bir gece biralarını içerken eski günler üzerine sohbete daldıkları sırada akıllarına absürd bir fikir gelir. Neden savaş suçlusu Radovan Karadicz'in izini sürüp onu yakalamayalım diye düşünürler. Gazetecilerin CIA mensubu olduğuna inanan bir Sırp polis memurunun yardımıyla Avrupa'nın en çok aranan adamı olarak tanınan Radovan Karadicz'in peşine düşerler. Ardından gerçek CIA ajanları ortaya çıkar.
Esquire'daki yazıyı okuyunca film potansiyeli olduğunu sezinleyen Mark Johnson, Los Angeles'ta Scott Anderson ve Amerikalı diğer iki gazeteci John Falk ve Sebastian Junger ile bir görüşme yaptı. Daha sonra Philippe Deprez ile Harald Doombos da katılarak dörtlüyü tamamladılar.
Johnson o günkü görüşmeyle ilgili izlenimlerini şu sözlerle dile getiriyor: “Bosna'da yaşadıklarını temel alan bir öykü getirdiler. Scott'un yazısının senaryo haline getirmeyi istiyorlardı. Öyküyü çok sevdim. Önemli miktarda mizah unsuru içerdiği gibi `The Third Man'e benzer bazı boyutları da vardı. Filmi Intermedia bünyesinde çekmeye karar verdikten sonra senaryoyu yazmalarını istedim.”
İlk anlaşma yapıldıktan sonra bir süreliğine beklemeye bırakılan proje, Intermedia bünyesine yeni katılan yapımcı Scott Kroopf'un ilgisini çekti. “Şirketteki öncelikli hedefim, daha fazla sayıda ilginç ve bağımsız orijinli filmler bulmaktır. Dergideki yazıya göz attığımda doğru yönetmen bulunduğu ve doğru ton tutturulduğu takdirde harika bir proje olacağını düşündüm” diyor Scott Kroopf…
Filmin yönetmenliği için Richard Shepard'ın ismini gündeme getiren Intermedia'dan Alex Litvak oldu. New York'lu yönetmen Shepard, başrolünde Pierce Brosnan'ın yaşlanmış bir tetikçiyi oynadığı “The Matador” adlı kara komediyi yeni tamamlamıştı.
“The Matador”la elde ettiği başarının ardından yepyeni fikirler peşinde olduğunu söyleyen Shepard, “Hunting Party” projesine neden sıcak baktığını şu sözlerle açıklıyor:
“Konusu savaş sonrasını yaşayan bir kentte geçen bir film yapmak ilgimi çekti. Favori filmlerinden birisi olan `The Third Man' gibi birşeyler yapmak istiyordum. Bahsettiğim o filmin konusu, İkinci Dünya Savaşı sonrası Viyana'sında geçiyordu. Böyle bir konsept üzerinde insanlarla konuşma halindeydim ki, karşıma `Hunting Party' projesi çıktı.”
Johnson ve Kroopf ile tanıştıktan sonra neler olduğunu ise şöyle anlatıyor: “Başlangıçta biraz çekindim. Çünkü Bosna savaşıyla ilgili yeteri kadar bilgim yoktu. Ancak Esquire'daki yazıyı okumam için ısrarcı davrandılar. Yazıyı okuduğumda ilgi çekici buldum. Ardından Intermedia yetkililerini karşıma alıp, `Savaşın etkilerini yerinde görmek isterim. Neden beni Saraybosna'ya göndermiyorsunuz?” dedim.
Richard Gere ve Terrence Howard, Av Partisi'nde.
Bosna'ya Gidiş
Richard Shepard, 2005 yılı sonlarında Saraybosna'ya uçarak, savaş günlerinde gazetecilerin kaldığı Holiday Inn oteline yerleşti. Bu arada sadece Saraybosna'da kalmakla yetinmeyip kuzeydeki Karadağ (başkenti Podgorica'dır) sınırında bulunan Celebici köyüne yolculuk yapmayı da ihmal etmedi.
Bu bölgenin özelliği, Radovan Karadicz'e sempatiyle bakılan bir yer olmasıydı. Hatta Karadicz'in savaş suçlusu ilan edildiği 2000 yılında orada saklanmasıyla üne kavuşmuştu.”Aslında oraya gitmekle ben de Karadicz'in peşine düşmüş oldum. Bosna'da o gazetecilerin yaşadığına benzer deneyimler yaşayınca kafamın içinde filmi ansızın görmüş gibi oldum” diyor Shepard…
Shepard daha sonra ülkenin çeşitli bölgelerini dolaşmaya girişti. Birleşmiş Milletler görevlileriyle, savaş muhabirleriyle ve Balkanlardaki çatışmalarda hayatta kalanlarla görüştü. Ardından Scott Anderson'un yazısını çıkış noktası olarak kullanmak suretiyle senaryoyu yazmaya başladı. Bu film bir tarih dersi veya politik inceleme olmayacaktı. Herşeyden önce kendi kimliklerini arayan üç karakterin öyküsünü anlatmayı hedefliyordu. Bunu yaparken de, kanlı bir savaşın getirdiği acıları hala hafifletmeye çalışan bir ülkeyi arka plana alacaktı.
Richard Shepard, “The Hunting Party”i çekerken yola çıktığı yaklaşımı şu sözlerle açıklıyor: “Bosna'da o yıllarda müthiş kanlı bir iç savaş yaşandı. Böyle bir trajedinin üstünü örtemezsiniz. Ancak senaryo yazma anlamında kendime göre bazı özgürlüklerim vardı. Öyküyü anlatmak için yeni karakterler yaratırken hayali nitelikli bazı detaylar ekledim. Ancak o gazetecilerin yaşadığı herşeyi tam olarak bıraktım. Genellikle karakter yapılarını değiştirmeyi tercih ettim. Çünkü gerçek hayattaki beş gazetecinin hepsi hemen hemen aynı yaştaydı ve birbirine benzer kişilik yapısına sahipti. Senaryoda yaşlı, genç ve orta kuşak olmak üzere üç farklı yaş grubundan olsun istedim. Bu karakterlerin hepsi, filmin akışı boyunca kendi kişisel yolculuklarına çıkmış olacaklardı.
“The Hunting Party”de izleyeceğimiz savaş-sonrası ortamı tabloları, karakter ağırlıklı öykü için dramatik altyapı sağlar. Bu yönüyle “ The Hunting Party” konusu 1. Körfez savaşı sırasında Irak'ta geçen “Three Kings” ile benzerlikler gösterir.
Richard Gere ve Terrence Howard, Av Partisi'nde.
Yapımcı Mark Johnson'un bu konudaki yorumu şöyle: “Bence iyi bir senaryoda daima karakterler önde gelir. Bu filmde de üç tane güçlü karakter vardır. Üçü de bir şeyler aramaktadır. Yıllar önce Robin Williams ile `Good Morning Vietnam'ı yapmıştım. O film, Vietnam savaşıyla komedi üslubuyla ilgilendiğim ilk filmdi. Son derece eğlenceli bir çalışmaydı. Hatta savaş gazileri bile o filmden keyif aldılar. Hiçbirisi de saygısız bulmadı. Bu filmde de benzer bir durumun olacağını düşünüyorum. Bu film son derece zekice yapılan bir komedidir ve içinde yürek burkucu anlar da vardır.”
Gazetecilerin Tepkileri
“Senaryonun müthiş olduğunu düşünüyorum” diyor Scott Anderson, “Dergi yazısından, kitaptan veya her nereden olursa olsun bir yazıyı senaryoya dönüştürdüğünüzde ister istemez ortaya farklı bir şey çıkacaktır. Ancak Richard Shepard çok başarılı bir senaryo örneği ortaya koyarak, bizim gerçek hayatta yaşadığımız absürd deneyimlerin hepsini tek tek yakalamayı ve senaryoya katmayı başarmış.”
Gazeteci Philippe Deprez'in yorumu ise şöyle: “Shepard öykünün içerisine bol miktarda dram unsuru enjekte etmiş. Balkanlarda yaşanan çatışmalarla ilgili birçok boyutu orada görebilirsiniz. Senaryo çok iyi hayal edilerek mükemmel yazılmış.”
“Senaryoyu ilk okuduğumda kahkahalarla güldüm” diyor John Falk, “Gerçekten büyük keyif aldım. Daha önce kendim de senaryo yazmayı denemiştim ama Richard'ın yazdığıyla kıyaslayınca benimkinin ne kadar berbat ve basit olduğunu fark ettim. Richard'ın senaryosu benimkiyle tamamen ters yöndeydi ki, sanırım öyle yaptığı için daha iyi oldu.”
Mekan Tercihleri
Mekan tercihi aşamasında kadroya “The Matador”un da prodüksiyon amirliğini yapmış olan Adam Merims katıldı. Daha önce Scott Kroopf ile “Breach”te çalışan Adam Merims, Mayıs 2006'da kadroya katıldıktan sonra “The Hunting Party”nin çekimlerinin nerede yapılacağına dair hayati önem taşıyan kararlar alınmasına katkıda bulundu.
Film yapımcıları doğal olarak Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Bulgaristan ve Romanya gibi Doğu Avrupa ve Balkan ülkelerini değerlendirmeye aldılar. Ancak ilk aşamadan itibaren verilen karar, filmin çekiminin Bosna ve Hırvatistan'da yapılması şeklindeydi. Senaryodaki otantizm boyutunun korunabilmesi için bu çok önemliydi. Sonunda filminin çekimlerinin, Bosna-Hersek'in başkenti Saraybosna başta olmak üzere, Hırvatistan'ın başkenti Zagreb'e kadar olan bölgede yapılmasına karar verildi.
Adam Merims bu tercihin gerekçesini şu sözlerle açıklıyor: “Filmin öyküsünün eski Yugoslavya Cumhuriyeti'nde geçmesi nedeniyle filmi orada çekmemiz gerektiğini hissettik. Filmin başlangıcının ve sonunun elbette Saraybosna'da çekilmesi gerekiyordu. Saraybosna öylesine büyüleyici bir yerdir ki, eşini benzerini başka yerde bulamazsınız. Ancak öykünün geri kalan kısmı, film çekmek için gerekli altyapısı olmayan Bosna'nın kırsal kesiminde geçer. Bu nedenle Zagreb'i kendimize üs olarak seçtik. Orada film çekimi için yeterli imkanlar vardı. Kısacası Zagreb'i merkez almak suretiyle hepsi bir saatlik mesafede olan mekanları tarama fırsatını bulduk.”
Balkanları dolaştıktan sonra Richard Shepard'ın düşünceleri iyice netleşmişti. Filmin çekilebileceği tek yerin orası olduğuna dair en küçük bir kuşkusu yoktu. Michael Winterbottom'un “Welcome to Sarajevo”yu savaştan hemen sonra aynı bölgede çekebildiği düşünülürse, 2006 yılında herşey çok daha güvenli olmalıydı. Kısacası film o bölgede çekilebilirdi.
Ancak herşeye rağmen endişe duydukları bazı konular vardı. Scott Kroopf bunların neler olduğunu şu sözlerle açıklıyor: “Bosna'da film çekme konusunda epeyce endişeliydik. Savaşın üzerinden henüz çok zaman geçmemişti. İnsanların çatışmalar konusunda son derece hassas, hatta öfkeli olduğunun farkındaydık. Buna karşılık orada çekim yapmak, düşündüğümüzden daha kolay oldu. Herşeyden önce insanlar inanılmaz kibar ve yardımseverdi. Bu filmin yola çıktığı ana fikir, savaş olgusuna hafif bir anlam yüklemekti. Belki bu fikir insanların hoşuna gitti, onları rahatlattı. Saraybosna'daki yerel halkın çok büyük işbirliğini ve iyi niyetini gördük. Aynı durum Hırvatistan için de geçerliydi. Belki film yapımı için çok fazla altyapı desteği yoktu ama bu durum çalışmamızı hiç engellemedi.”
Yönetmenliğini ve senaryo yazarlığını Shepard'ın üstleneceği filmin başrollerinde Richard Gere ve Terrence Howard gibi iki yıldızın oynamasının kesinleşmesinin ardından filmin uluslararası dağıtımı konusunda Intermedia ile QED International arasında bir anlaşma yapıldı. Sözkonusu şirket, bir süre önce Scott Kroopf'un yakın arkadaşı Bill Block tarafından kurulmuştu. Birleşik Amerika dağıtımının yapılması konusunda da Weinstein Company ile sözleşme imzalandı.
Artık filmin çekilmesi için ortam hazırdı. Dört dörtlük  bir oyuncu kadrosuyla eldeki orijinal senaryoya dayanarak Saraybosna ve Zagreb'te dokuz hafta sürecek çekimlere başlanabilirdi.
Yönetmen / senaryo yazarı Shepard, “The Hunting Party”de anlatılan konuyu şu sözlerle özetliyor: “İnsanlar üzerine film senaryoları yazarım. `The Hunting Party' kefaret ve kurtuluş gibi kavramlar üzerine bir filmdir. Richard Gere bu filmde kariyeri savaş sırasında darmadağın olduğu için o günden beri duygusal ve profesyonel boyutta acılar çeken bir karakteri oynar. Savaş suçlusunun saklandığı ülkeye bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk aynı zamanda onun için kefareti ödeme / kurtuluş yolculuğudur. Terrence'in oynadığı karakter ise tam ters yönde hareket eder. Onun öyküsü, aslında kendi kimliğini yeniden bulmaktır. Jesse'nin oynadığı karaktere gelince, o herşeyi çok iyi bildiğini zanneden ama aslında hiçbir şey bilmeyen genç bir gazetecidir. Filmin akışı içinde olgunlaşarak gerçek bir insan olur. Filmin arka planında savaş sonrası Bosna vardır ama film bu üç insan üzerinedir. Onların çıktığı yolculuk ve yaşadıkları deneyimler anlatılır.”
Oyuncu Seçimleri
“Bu filmde Richard Gere, Terrence Howard ve Jesse Eisenberg gibi birbirinden yetenekli üç aktörle çalışmak benim için bir hayalin gerçekleşmesiydi” diyor Richard Shepard, “Üç adamın öyküsünü anlattığımız filmde eğer üç karakteri bu üç oyuncu canlandırmasaydı film kesinlikle başarısız olurdu.”
Yönetmen Shepard ve film yapımcıları açısından oyuncu tercihinin kilit noktasını, başroldeki üç karakter olan Simon, Duck ve Benjamin karakterleri oluşturuyordu. Bu üçlü arasında en önemlisi, hiç kuşkusuz Simon karakterini kimin oynayacağıydı. Yapımcıların tercihi Richard Gere'dan yanaydı. Senaryo kendisine gönderildi. Okuduktan sonra Richard Shepard ile tanışmak istedi. Buluşma gerçekleştikten sonra “Tamam, ben oynuyorum” yanıtını verdi.
Richard Gere - Haberci Simon Hunt
En son, Haziran 2007'de Türkiye sinemalarında gösterilen “Hoax-Sahtekar”da dünyanın en egzantirik ve en zengin adamının anılarını kendisine anlattığını ileri sürerek medya şirketlerini dolandıran Clifford Irwing'i canlandıran, Hollywood'un öndegelen starlarından olan Richard Gere, ilk büyük çıkışını Terence Malick imzalı “Days of Heaven” adlı filmle yaptı.
Otuz yıllık kariyeri boyunca aralarında “American Gigolo”, “An Officer and A Gentleman”, “Pretty Woman” ve yılın en iyi filmi dalında Oscar ödüllü müzikal “Chicago”nun da yer aldığı göz alıcı Hollywood yapımlarında boy gösterdi. Ayrıca başta “Internal Affairs”, “Unfaithful”, “Primal Fear” ve “Red Corner” gibi daha karanlık ve riskli yapımlarda rol almaktan da çekinmedi.
Gişe başarısını hedefleyen yapımların yanısıra kayda değer projelerde de oynamak istediği için “The Hunting Party” projesine sıcak bakan Richard Gere, yardım eline ihtiyaç duyan insanlar için yaptıklarından dolayı geçtiğimiz yıllarda Kosova başta olmak üzere dünyanın diğer sorunlu bölgelerini (Nikaragua, El Salvador, Keşmir ve Tibet) ziyaret etmişti.
Ünlü aktör “The Hunting Party”nin senaryosuyla ilgili olarak şu yorumu yapıyor: “Senaryoyu ilk okuduğumda müthiş bir yapıt olduğunu düşündüm. Son derece nüanslı ve dokunaklı bir şekilde yazılmıştı. Ayrıca çok iyi bildiğim bir dünyayı anlatıyordu. Daha önce Bosna'ya hiç gitmediğim halde, 1990'ların sonundaki kriz sırasında Kosova'da bulunduğum için o bölgeyi iyi tanıyordum. Arnavutluk ve Makedonya'yı da ziyaret ettiğim için parçalanan, bölünen ve iç savaşa sürüklenen Yugoslavya'da yaşanan dram konusunda birinci elden bilgiye sahiptim. Özellikle Bosnalıların başına gelenler olmak üzere daha fazlasını ise keşfetmek istiyordum. Richard Shepard'ın yazdığı senaryo çok çarpıcıydı ve aynı zamanda eğlendiriciydi. Bu tarzda bir hümanizm getirildiği takdirde duyguların çok daha derinine inmenin mümkün olduğuna inanıyorum.”
Yönetmen Richard Shepard'ın düşüncesine göre, Gere bu filmde sergilediği performansında Simon Hunt karakterinin zayıf yönleriyle macera tutkusunun ideal kombinasyonunu sundu. Gere'in kendisini işine adayan bir aktör olduğunu belirten Shepard, “Daha önce hiç oynamadığı tarzda bir karakteri oynarken onu seyretmek ayrı bir keyifti. Burada canlandırdığı Simon Hunt karakteri, daha önce oynadığı rollere kıyasla daha köşeli, daha karanlık ama bir o kadar da eğlenceli ve sıcaklık yayan bir karakterdi. Richard Gere bu rolün hakkını fazlasıyla verdi.” diyor.
Richard Gere portresini çizdiği Simon Hunt karakterini şu sözlerle tanımlıyor: “Simon Hunt psikolojik çöküntü içinde olan, deyim yerindeyse yakıtı bitmiş bir adamdır. Kariyerinin zirvesinde olduğu 80'li ve 90'lı yıllarda El Salvador'dan Irak'a, Honduras'tan Nikaragua'ya kadar dünyadaki çeşitli sıcak çatışma bölgelerini dolaşmıştır. Nerede olay patlak verirse hemen oraya gitmiştir. Kısacası televizyon haberlerinde gördüğünüz savaş muhabirlerinden birisiyken işini kaybetmesiyle tükenme noktasına gelmiştir. Harekete alıştığı için artık hayatını doğru düzgün sürdüremez durumdadır. Bu filmde onu, hayatında herşeyin düzen içinde olduğu eski “güzel” günlerini yeniden yakalamaya çalışırken görürüz. Bir başka deyişle Bosna'ya yaptığı bu yolculuk, Simon Hunt'ın son şansıdır.”
Savaş muhabirliği, insan üzerinde birtakım tuhaf etkiler bırakabilir. Hunt karakterini anlayabilmek için, Richard Gere'in öncelikle savaş muhabirliğini anlaması gerekiyordu. Başta savaş muhabirliği olmak üzere, yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide görev yapılan mesleklerde var olan tuhaf mizah boyutunu kavrayabilmesi şarttı. Ünlü aktör bu konuda şöyle bir yorum getiriyor: “Aslında Simon Hunt'ın sahip olduğu felsefenin benzeri polislerde de vardır. El Salvador, Nikaragua, Tibet, Kosova ve Keşmir gibi bölgelerde buna benzer durumlarla karşılaştım. Tehlikeli bölgelerde yaşıyorsanız veya görev yapıyorsanız, hayatta kalabilmenin tek yolu, içinde bulunduğunuz durumun ironisini ve mizah boyutunu görebilmektir. Aksi takdirde insanlığınızı kaybedersiniz.”
Savunma mekanizmalarına rağmen Simon Hunt da sonunda çözülüp darmadağın olur. Bosna'da görev yaptığı sırada ulusal televizyondaki bir canlı yayında yaptığı hatayla kariyeri son bulmuştur. O andan itibaren Simon Hunt artık dengesiz ve tutarsız bir insandır.
Gerisini Richard Gere'dan dinleyelim: “Herşeyi yüzeyde olduğu için böyle bir karakteri oynamak ilginçti. Saygısızca hareket eden, kontrol dışı bir insan haline gelmiştir. Adeta enkaza dönüşen bu adam için artık geriye çok az kural kalmıştır. Başka bir deyişle, en dip noktaya kadar düşmüş bir adamdır. Buna rağmen bu adamın kişiliğinin derinliğine gizlenmiş bazı kurtuluş ihtimalleri olduğunu hissedersiniz. Bir aktör olarak bu dengeyi tutturmaya çalışmak çok keyifliydi.”
Richard Gere bu ince çizgide yürürken çoğu zaman Richard Shepard'ın yardımını aldı. Yönetmeninin her aşamada kendisine güvenilir elini uzatmaktan geri durmadığını belirten ünlü aktör, çalışmaların nasıl gittiği konusunda şu yorumu yapıyor:
“Çekimler sırasında ne istediği konusunda her zaman son derece net olmakla beraber yeni fikirlere de daima açık davrandı. Böylesine büyük bir filme göre oldukça sınırlı çalışma takvimi olduğu halde istekleri konusunda her zaman net olduğu için rahat çalıştık. Anladığım kadarıyla Richard bu filmi daha çekmeye başlamadan önce kendi beyninde belli bir ritmle tasarlamıştı. Bazı sahneler, bizim hızlanmamıza izin verecek kadar düşük ritme sahipti. Bazen biz fazla hızlandığımızda tempomuzu ayarlamak için yavaşlayıp nefes almamız gerekiyordu. Böylece yeniden enerji depoluyor ve yeni bir ritme hazırlanmış oluyorduk. `The Matador'da olduğu gibi `The Hunting Party'de de belirli bir ritm vardı. Çekimler sırasında yönetmenimizin elindeki materyale hakim olduğunu, kendisine güvenli olduğunu her aşamada hissettiğimizi söyleyebilirim.”
Terrence Howard - Kameraman Duck
Chicago doğumlu aktör Terrence Howard için 2006 yılı çok iyi bir yıl oldu. “Mr. Holland's Opus” ve Oscar adaylığı aldığı “Ray”deki çarpıcı performanslarının getirdiği rüzgarın ardından, 2006 yılında önce “Hustle and Flow” adlı filmde sıçrama yapmayı bekleyen bir rap sanatçısını, ardından da en iyi film dalında Oscar'ı kucaklayan “Crash”te bir film yönetmenini canlandırdı.
“Terrence'in oyununu Sundance Film Festivali'nde izlemiştim” diyor Richard Shepard, “Onun oynadığı `Hustle and Flow' ile benim filmim `The Matador' aynı yıl gösterilmişti. Kendisiyle Sundance'da tanıştığımda başarısına hayran kaldım. `Eğer onu “Av Partisi” kadrosuna alabilirsek, bu işi başardık' diye düşündüm.”
Yapımcı Mark Johnson ise, “Terrence Howard'ı kadroya almamız ilginç bir hikayedir” diyor ve şunları anlatıyor: “Başlangıçta Duck rolünü kimin oynayacağı konusunda emin değildik. Çok sayıda aktörle görüşme yaptık. O günlerde Terrence'ın ajansından bizi arayarak, Terrence'in bu filmde büyük bir zevkle oynamak istediğini söylediler. Aslında ilk başta onu aklımızdan bile geçirmemiştik… `Hustle & Flow' ve `Crash'teki başarısını herkes görmüştü… Richard Shepard onunla oturup konuştuktan sonra onun aradığımız oyuncu olduğundan artık emindi. Richard Gere, Jesse Eisenberg ve Terrence Howard arasında öyle harika bir uyum oluştu ki, `Bir artı bir artı bir artı eşittir üç' şeklindeki basit matematik kuralının bile ötesinde bir uyum ve sinerji oluştuğunu gözlemledik.”
Kameraman Duck rolünü oynamayı kafasına koyunca, öncelikle oturup Shepard'ın yazdığı senaryoyu okuduğunu söyleyen Terrence Howard'ın senaryoyla ilgili yorumu şöyle:
“Senaryoyu ilk okuduğumda `Böyle bir filmde oynamak eğlenceli olabilir' diye düşündüm. Ancak eğlenceli olduğu ölçüde tehlikeli de olabilirdi. Sonuçta çok hassas dengeler içeren politik bir konuyla ilgileniyorsunuz. Ortada savaş suçlusu ilan edilen bir adam var. Ancak bu adam kendi ülkesindeki milyonlarca insan tarafından çok seviliyor. Diğer ülkelerdeki insanlar ise ondan nefret ediyor. Böyle bir durumda kimi savunacaksınız? Bu adamı seven insanları mı, ondan nefret edenleri mi? Bunu anlayabilmek için yaptığımız tek şey, gerçeğin peşine düşmek oldu. Aradığımız herşey zaten senaryoda vardı. Cesur film yapımcılığının ne olduğuna dair bütün belirtileri fazlasıyla gördüğüm için böyle bir rolü mutlaka üstlenmem gerektiğini düşündüm.”
Terrence Howard'ın canlandırdığı Duck karakteri, dünyanın en sıcak noktalarında Simon Hunt ile omuz omuza çalışmış bir kameramandır. Hunt'ın kişisel çöküşüyle beraber Duck'ın medya sektöründeki tırmanışı başlar ve kendisini New York'un güvenli bölgelerinde bulur.
Genç aktör portresini çizdiği Duck karakterini şu sözlerle tanımlıyor: “Duck'ın orta düzeyde post travmatik stres rahatsızlığından muzdarip olduğuna inanıyorum. Herkesin kaçmaya çalıştığı savaşlara tam dokuz yıl boyunca koşmuştur. Üstelik eline silah bile almadan… Gerçek silahının elindeki kamera olduğuna inanmıştır. Aksiyonun olduğu yerlere geri dönüşünde bu kez onu koruyan hiç kimse yoktur. Bunu yapmak büyük cesaret gerektirir. Aksiyondan beş yıl uzak kaldıktan sonra yeniden tehlikelere atılmayı istemek tuhaf birşeydir. Aslına bakarsanız Duck karakterinin kişiliğini çözmek benim için epeyce zaman aldı. Çünkü o tam bir muammaydı.”
Portresini çizeceği karaktere ve mesleğine adapte olabilmek için Terrence Howard çok yoğun bir çalışma yaptı. Bunu başarabilmek için gerçek gazetecilerden ve Hırvat asıllı bodyguard'ından önemli destek aldığını söyleyen genç aktör, “Kişisel bodyguard'ım savaşa katılmış ve yaralanmış birisidir. Onunla ve diğer yöre insanlarıyla konuşarak çok önemli bilgiler edindim. Bizim anlatmaya çalıştığımız gerçeği bulabilmek için bu insanlar tutkularını ve yüreklerini ortaya koymuşlardı. Soru yönelttiğimiz her insanın kendine göre bir cevabı vardı. Ancak hepsi son derece karmaşık cevaplardı.”
“The Hunting Party”nin açılış sahnesinde savaşın çirkin yüzüne vurgu yapılırken Simon ve Duck'ın savaş muhabirliğine ne kadar bağımlı olduğu gösterilir. Kendi hayatında böyle bir bağımlılık olmadığını özellikle vurgulayan genç aktör şöyle konuşuyor:
“Ben savaştan kaçarım. Aslına bakarsanız, küçük mutluluklarımı tehdit eden herşeyden kaçan bir insanımdır. Ancak o gazetecilerin cesaretini ve aldığı riskleri takdir edebiliyorum. Zaten oyunculuk sanatının en keyifli yönü de budur. Gerçek hayatta yerinde olmayı aklıma bile getirmeyeceğim birisini oynayabiliyorum. Patlamalar, makineli tüfek ateşleri ve bombaların hepsi gerçek gibiydi. Hatta benim açımdan kesinlikle fazla gerçekti.”
Filmin çekimlerinin gerçek mekanlarda yapılmasının oyuncuların hayal gücüne önemli katkısı oldu. Terrence Howard'ın Saraybosna çekimleriyle ilgili izlenimleri şöyle:
“Saraybosna'da dolaşırken yakın geçmişte orada neler olduğunu çok yakından hissedebiliyorsunuz. İnsanların tepkisini anlıyor, evlerde bugüne kadar kalmış hasarları ve çatışma ile patlama izlerini görüyorsunuz. Olayların geçtiği gerçek mekanlarda çalışınca yaptığınız işe inanmanız kolaylaşıyor. Bu projede çalışan oyuncuların çok şanslı olduğunu düşünüyorum. Çünkü yaptığımız işi gerçekten inanarak yaptık, başkaları tarafından inandırılmamıza gerek kalmadı.”
Filmde çalışmaya başlamadan önce de Balkanlardaki çatışmalar konusunda bilgi sahibi olduğunu söyleyen Howard, bu konudaki düşüncesini şu sözlerle dile getiriyor:
“Ailemin Müslüman olması nedeniyle orada olup biten herşeyi duymuştuk. Sekiz bin Müslümanın sistematik şekilde katledildiğini biliyorum. Üstelik onların yardımına hiç kimse gelmedi (Temmuz 1995'teki Srebrenica Katliamı). Tam bir haber tiryakisi olan babamın yolladığı haber başlıklarını ve BBC bantlarını izleyerek çok geniş bilgi sahibi oldum. Orada ne olduysa tüm dünyanın gözü önünde oldu. Dünya o çaresiz insanların sistematik şekilde saldırıya uğrayıp vahşice öldürülmesini sadece seyretmekle yetindi. Bosna konusunda yeteri kadar bilgi sahibi olduğum için bu öyküde yer almayı çok istedim.”
Jesse Eisenberg - Çaylak Gazeteci Benjamin
Richard Gere ve Terrence Howard ile anlaşmaya varan Shepard'ın artık üçüncü önemli rolde oynayacak aktörü bulması gerekiyordu. Bu rol, çaylak gazeteci Benjamin rolüydü. Uygun nitelikler taşıyan genç aktörü bulmak için ABD ve Avrupa çapında yüzlerce genç delikanlıyla görüşüldü. Sonunda yönetmen ve yapımcıların ortak tercihi, 1983 doğumlu oyuncu Jesse Eisenberg'den yana oldu.
Yönetmen Richard Shepard, bu tercihin gerekçesini şu sözlerle açıklıyor: “Jesse Eisenberg bu rol için görüştüğüm en son aktörlerden birisiydi. Ancak bu karakterin gerektirdiği özelliklerin hepsine sahipti. Benjamin karakterinin mizah yönünü ve hümanist boyutunu hemen buldu. Jesse inanılmaz zeki bir genç oyuncu. Hatta yaşına göre çok daha zeki olduğunu söyleyebilirim. Portresini çizeceği Benjamin karakterine, daha önceden göremediğim bir boyut getirerek ayaklarının yere basmasını sağladı. Simon ve Duck'ın çıktığı yolculuğu izlerken herşeyi Jesse'nin oynadığı Benjamin karakterinin bakış açısından görürüz. Çünkü o bizi temsil eder. `Neden buradayız?', `Neler oluyor?' gibi bizim sormak istediğimiz soruları sorar. Bunlar öyküyü daha heyecanlı kılan unsurlardır.”
Yapımcı Scott Kroopf'un genç aktörle ilgili yorumu ise şöyle: “Jesse Eisenberg hepimizin ortak favorisi oldu. Onu daha önce `The Squid and the Whale' ve `Roger Dodger' adlı filmlerde görmüş, çok özgün bir yetenek olduğunu düşünmüştük. 21 yaşındaki bu oyuncuyu kadroya alma konusunda Richard Shepard son derece kararlı davrandı. Okuldan mezun olduktan hemen sonra iki tecrübeli gazeteciyle beraber savaşın kalbine giden çaylak gazeteci rolünde Jesse, bu rol için en ideal oyuncu olduğunu hepimize gösterdi.”
New York doğumlu oyuncu Jesse Eisenberg, “Köy - Village” ve özgün senaryo dalında Oscar ödülüne aday gösterilen “Mürekkep Balığı ve Balina - The Squid and the Whale”de kamera karşısına geçmişti. “The Hunting Party” projesini duyduğu anda yakından ilgilendi. Senaryoyu okuduğu sırada bir tesadüf eseri olarak radyodaki haber bülteninde bir savaş suçlusunun Balkanlardan Lahey'e gönderildiği haberi veriliyordu. Eisenberg bir ara “Av Partisi”nde oynama şansını kaybetmiş olabileceği endişesine de kapıldı.
Gerisini genç aktörün kendisinden dinleyelim: “Hemen bir video bantı hazırlayarak casting yönetmenine yolladım. Aradan bir hafta geçtikten sonra şirketten arayan sekreter kız, bantın uygun olmaması nedeniyle yönetmene göstermesinin imkansız olduğunu söylüyordu. Şansım varmış ki, son kararlarını vermek üzere New York'a geldiler. O günlerde New York'tan 3 saat kadar uzaklıkta bir yerde çekilen bir filmde oynuyordum. Hemen trene atlayıp oyuncu seçmelerine katıldım ve aynı günün sonunda rolün bana verildiği haberini aldım.”
Jesse Eisenberg daha önce dünyanın çeşitli ülkelerini dolaşmış, tehlikeli olmasıyla ünlenmiş bölgelerde bile bulunmuştu. “The Hunting Party”nin gerçek mekanlarda çekileceğini duyan arkadaşları endişelerini dile getirdiler. Savaş bitmiş miydi, her yerde mayınlar olabilir miydi gibi endişeler birbirini izliyordu.
Bunların hiçbirisine kulak vermediğini söyleyen genç aktör, “Tabii ki hiçbir tehlike yoktu. Amerikalı turistlerin nadiren gittiği çok özgün bir yere gidecek oluşumdan dolayı büyük heyecan duydum. Kız arkadaşım da heyecanlandı. Çünkü beni ziyaret etmek için çok farklı bir ülkeye gelecekti.”
Jesse Eisenberg rolü aldıktan sonra savaşlar üzerine yazılmış çeşitli kitaplar okumaya başladı. Daha önce çatışma bölgelerinde görev yapmış New York'lu gazeteci bir arkadaşıyla konuştu. John Falk'ın biyografisini okudu; Philippe Deprez ile sohbetler yaptı. Çekimlerin başlamasından 10 gün önce Saraybosna'ya giderek bu kentte yaşayan bir arkadaşını ziyaret etti. Edindiği tüm bilgiler sayesinde artık çaylak savaş muhabiri Benjamin rolünü oynamaya tam olarak hazır olmuştu.
Genç aktör filmde portresini çizdiği Benjamin karakterini şu sözlerle tanımlıyor: “Bu, televizyon yapımcısı olarak Benjamin'in ilk denizaşırı görevidir. Balkanlar tarihi konusunda bilgisiz olduğu gibi, yapımcılık konusundada bilgisizdir. Haberin peşinden agresif şekilde koşan ve hayatını riske atan Simon ve Duck gibi tecrübeli bir gazeteci değildir. Hatta tam tersi bir durum vardır. Babasının bir televizyon kanalının başkanı olması nedeniyle rahat ve kolay bir iş ortamında büyümüştür. Ancak sonuçta kendisini büyük ihtimalle yine rahat ve kolay ofis işinde bulacak olsa da, Duck ve Simon ile yaşadığı deneyimler onu önemli ölçüde değiştirecektir.”
“The Hunting Party”nin diğer erkek karakteri Franklin Harris'tir. Haber kanalının en ünlü sunucusu ve Simon ile Duck'ın doğal rakibidir. Bu rolde “Traffic” ve “Catch Me If You Can”den tanıdığımız deneyimli aktör James Brolin oynadı.
Yönetmen Richard Sheppard ile 2006 ortasında yaptığı görüşmeden sonra rolü kabul eden James Brolin, “Senaryoyu okuduktan sonra kendisiyle bir an önce görüşmek için acele ettim. Çok fazla rolüm ve sahnem olmasa da, önemli bir film olduğunu düşünüyorum. İyi yapıldığı takdirde daima beğeniyle karşılanan filmlerden birisi olacağına inanıyorum. Senaryosunun çok iyi olmasının yanısıra, Saraybosna gibi hüzünlü tarihinin üzerinde yeniden çiçeklenmeye başlayan bir kentte çekilmesi nedeniyle bu filmde oynadığım için kendimi şanslı hissediyorum” diyor.
James Brolin filmle ilgili düşüncelerini şu sözlerle noktalıyor: “Bu film beni birçok açıdan etkiledi. Bence herşeyden önce çok iyi bir dostluk filmidir. Gerçekçi olduğu ölçüde eğlencelidir. Bu da bizleri müthiş sona yönlendirir ki, film orada bitmesin ve daha devam etsin isteriz. Genelde sinemadan çıkıp evinize döndüğünüzde yatağınıza girer ve biraz önce izlediğiniz filmi unutursunuz. Ancak bence “Av Partisi”  düşünceleri ve tartışmaları kışkırtan bir film olduğu için unutulmazlardan birisi olacaktır.”
“The Hunting Party”de Simon Hunt karakterinin savaş sırasında aşık olduğu Bosnalı genç Müslüman kadın Magda rolünde Hırvat asıllı oyuncu Kristina Krepela oynadı. “The Matador”u izledikten sonra filmi çok sevdiği için Google'da yönetmeniyle ilgili arama yaptığını söyleyen Kristina Krepela, “Arkadaşlarıma günün birinde Richard Shepard ile çalışmayı çok istediğimi hep söylerdim. Altı ay sonra Hırvatistan'a `The Hunting Party'i çekmeye geldi” diyor.
Savaş sırasında kendisi de benzer duygular yaşadığı için Magda karakterine kolayca adapte olduğunu belirten Kristina Krepela, portresini çizdiği karakter ile savaşın hüküm sürdüğü günlerde Bosna'daki yaşam konusunda şunları söylüyor:
“Magda savaş sırasında hayatını herşey normalmiş gibi yaşamaya çalışan sıradan bir kızdır. Ben de o savaşı yaşadım. Magda'dan yaşça daha küçüktüm ama sanki olağanüstü bir durum yokmuş gibi yaşamaya çalıştığımızı hatırlıyorum. Filmde, Saraybosna'daki Holiday Inn otelinde düzenlenen Hawaii partisi sahnesi vardır. O sahne bana o dönem Bosna'da olup bitenleri hatırlattı. Şiddetli patlamalar sürerken biz kafelere ve diskolara gitmeye devam eder, gürültülü müzik dinler, partiler düzenlerdik. Dışarıda bombalar düşerken siren sesleri duyulurdu. Bu filmi yaparken kendi hayatımın o dönemine ait birçok flashbackler (geri dönüşler) yaşadım. Simon Hunt ile tanıştığı sırada Magda hayatını mümkün olduğunca normal yaşamaya çalışan bir kızdır. Niyeti ona aşık olmak değildir ama olur.”
Savaş sırasında kötü muamele gördüğü için gaddar ve vahşi kişilik kazanan Sırp kadın Marjana rolünde ise “Troy” ve “Copying Beethoven”dan tanıdığımız Alman asıllı oyuncu Diane Kruger kamera karşısına geçti. Marjana karakteri, hayatını sürdürebilmek için küçük suçlar işler ve Simon ile Duck'a muhbirlik yapar. Yani onlara bilgi sağlar.
“Senaryoyu ilk okuduğumda özellikle öykünün gerçek olayları temel alması ilgimi çekti” diyen Diane Kruger, filmde portresini çizdiği Marjana karakterini ise şu sözlerle tanımlıyor:
“Fransa'da yaşadığım için Bosna savaşını çok iyi hatırlıyorum. Yaşadığım ülkeye çok yakın bir yerde olmuştu. İlginç bir senaryosu olduğu ve mutlaka anlatılması gereken bir öyküyü ele aldığı için bu projenin parçası olmayı istedim. Marjana'nın savaş sırasında çok zor bir yaşamı vardır. Henüz 20'li yaşlarının başında olduğu halde vahşi bir savaşın ortasında kaldığı için herşeyini kaybetmiş, üstelik çetelerin tecavüzüne uğramıştır. Zor günler geçiren, kadın olma duygusunu bile kaybeden, hayatını kazanabilmek için suç kapsamına giren işler yapmaktan çekinmeyen bir karakteri oynamak benim için büyük bir meydan okumaydı.”
Başta Fox karakteri ve sadist ruhlu bodyguard'ı olmak üzere diğer rollerin de yetenekli oyuncularla doldurulması Shepard için çok önemliydi. Yönetmen bu konudaki yaklaşımını şöyle açıklıyor:
“Yüzleri Amerika'da çok fazla bilinmeyen, uluslararası alanda da hiç görülmemiş yerel aktörlere görev vermek istedim. Gerçek mekanlarda çekilen bir film için bu yaklaşım çok önemlidir. Çünkü kendi ülkesinde iyi bilinen ama dünyanın geri kalan kısmında tanınmayan gerçekten iyi aktörler bulabilirsiniz. Savaş suçlusu Fox karakteri, Dokuz Parmaklı Adam lakabıyla bilinen yardımcısı ve diğer küçük roller için bu yaklaşımı benimsedim. Burada önemli olan gerçekten iyi aktörler bulmaktır. Beyazperdeye getireceğiniz bu aktörler, rollerine otantizm getirebilirler. Bu da filme ekstra gerçekçi boyutlar katar.”
Filmin Çekimleri
Oyuncu seçimlerinin tamamlanmasından sonra Shepard artık filmi çekmek için ilk adımları atmaya hazırdı. Savaş sonrasının ürkütücü atmosferini arka plana alan dostluğa dayalı bir yol filmi çekecekti ama film macera ve komedi unsurları da içerecekti.
“İnsanlar sürekli aynı soruyu yöneltiyor, `Savaş suçlusu canileri konu alırken mizah boyutları da içeren bir filmi Bosna'da nasıl yapabileceksin?' diye soruyorlardı. Ben de onlara hep aynı cevabı vererek, `Böyle bir filmi mizah boyutu olmadan siz nasıl çekebilirsiniz? Özellikle de gerçek insanları anlatıyorsa…' diyordum. Sonuçta öyküsü anlatılan bu insanlar gülen, ağlayan, duyguları olan insanlardı. Aralarında olağanüstü espri uyumu vardı ama bu mizah boyutu, birçok savaş muhabirinde kolayca bulabileceğiniz gerçek mizah duygusundan kaynaklanıyordu” diyor Shepard…
Bosna ve Hırvatistan'daki Çekimler
Richard Shepard senaryoyu yazmak için Bosna'ya bir seyahat yaptı. Prodüksiyon tasarımcısı Jan Roelfs de (Gattaca, World Trade Center) onun bu yolculuğuna katıldı. Mekanlar anlamında bakılınca da “The Hunting Party” büyük bir film olacaktı. Aynı zamanda gerçekçi de olması gerekiyordu. Bu nedenle Shepard gibi Roelfs de aynı yolculuğu Saraybosna'ya ve Hırvatistan'ın dağlık kırsal bölgesine yaptı.
Richard Shepard bu yolculukla ilgili gözlemlerini şu sözlerle dile getiriyor: “Benim açımdan bu yolculuk, gözlerimi açan bir deneyim oldu. Tıpkı zaman makinesine binmek ve telefonu olmayan, suları düzenli akmayan, diğer temel hizmetlerden yoksun olan yerlere zaman yolculuğu yapmak gibiydi. Jan'ın da bu gerçekçiliği yakalamasını, oradaki insan yüzlerini, duyguları ve mekanların dokusunu yakından tanımasını istedim. `The Hunting Party'nin en önemli özelliği, üç karakterin bir ülkeyi otomobille baştanbaşa geçerek yolculuk yapmasıydı. Gittikleri her yeni yerde, bir öncekinden farklı görsel öğelere rastlamaları gerekiyordu. Bunu nasıl yapabilirdik? İzleyicinin bu yolculukta sıkılmamasını nasıl garantileyebilirdik? Gerçek bir yolculukta her yeni gün yepyeni deneyimler getirir. Bazı mekanları hayatınızda ilk defa görürsünüz. Bu gerçek bir güçtür ve işte o gücü filmimize her boyutuyla taşımak istedik.”
Hollanda asıllı olan Jan Roelfs, Balkanlardaki çatışma gerçeğinin yabancısı değildi. “O dönemde Avrupa'da yaşayan birisi olarak, senaryoyu okuduğum anda öyküye karşı direkt yakınlık hissettim. Gençken eski Yugoslav Cumhuriyet'lerine tatile giderdim. Bu nedenle o ülkeyi ve insanlarını tanıyordum. O vahşi iç savaşın o ülkede meydana gelmesinden şaşkına döndüm. Üstelik Amsterdam'a çok uzak olmayan bir yerde yaşanmıştı. Bu yüzden senaryoyu okuyunca ilgi duydum ve filmde çalışmak istedim” diyor.
Saraybosna'ya giden Roelfs, Holiday Inn oteline kaydını yaptırdıktan sonra Karadağ sınırına kadar olan kırsal bölgeleri dolaşmaya başladı. Bu yolculuğu sırasında, anlatılan konunun nerelerde geçtiğini ve kırsal alanların neye benzediğini ilk kez gerçek boyutuyla hissetti. Kısacası bu yolculuk sayesinde çok iyi bir çıkış noktasına sahip oldu.
Daha sonra Shepard, Roelfs'e öncelikleri konusunda brifing verdi. Birinci sırada gerçekçilik vardı. Filmin öyküsü savaştan beş yıl sonra geçiyordu ama çatışmalar ve diğer savaş bölgeleriyle ilgili birtakım flashbackler (geri dönüşler) yer alacaktı. Gazetecilerin bakış açısından anlatılan öykü, tehlike, aciliyet ve doğrudanlık gibi boyutlarla doluydu. İnsanlara ateş açılan, binaların havaya uçurulduğu, gaddarlık ve kötülüğün kol gezdiği bir öykü vardı. Hiçbir yerinde fantezi unsuru bulunmuyordu. Sadece şiddetli ve zalimce bir iç savaş vardı. Üç ana karakter arasındaki kimi zaman esprili, kimi zaman gergin iletişime gerçek bir savaş arka planı eşlik edecekti.
Heyecan ve Korkuyu Görüntülemek...
Yönetmen Richard Shephard, Saraybosna'nın filmdeki önemini şu sözlerle açıklıyor: “Saraybosna kenti filmde gerçek bir karakterdir. Bu yüzden çekimleri orada yapmamız gerekiyordu. Aynı şekilde filmin geri kalan kısmının çekiminin Hırvatistan'da yapılması da aynı derecede önemliydi. Gerçek mekanlarda çekim yapmak daima fark yaratır. Evden uzak olmak, filmin çekim tekniği ve oyuncuların çalışma tarzı başta olmak üzere herşeyi etkiler. Aktörler yaptığı işe daha kolay odaklandığı gibi yolculuk olgusunu bizzat yaşadıkları için o yolculuğu deneyimlemiş olurlar.”
Shepard sözlerine şöyle devam ediyor: “Bir yol filmi yaparken yolculuklarda yaşanan herşey o filmin kendisini oluşturur. Eğer o mekanlar özgünlük, tuhaflık veya endişe duygusu hissettirmiyorsa, daha önce görmediğiniz yerlere gittiğiniz duygusuna kapılmıyorsanız o film iyi bir film değildir. Bu filmde üç erkekle beraber yolculuğa çıkarız. Herşeyi onların gözüyle görürüz. Prodüksiyon tasarımcımız Jan Roelfs ve görüntü yönetmeniz David Tattersall ile beraber oluşturduğumuz filmin görünümünde izleyiciye gerçekten orada olduğu duygusunu vermeye çalıştık. Bu filmdeki mekanlar, karanlık, esrarengiz ve çarpıcı yerlerdir ama hepsi gerçektir.”
Yapımcı Mark Johnson'un bu konudaki yorumu ise şöyle: “Prodüksiyon tasarımcımız Jan Roelfs Hollandalıdır. Kendisiyle daha önce bir kez çalışmıştım. `The Hunting Party'nin dünyasını çok iyi anladı ve başarıyla yeniden yarattı. Bu filmdeki amacımız bir dünya hayal etmek ve inşa etmek değildi. Önce araştırma yaptık, o döneme uygun mekanlar bulduk. Sonra orayı yeniden yaratmanın bir yolunu keşfettik. Bunların hepsini sıkıcılığa kaçmadan, süslemeye çalışmadan son derece fonksiyonel şekilde yaptık. Dolayısıyla filmin tasarımları herşeyden önce faydacılığa yönelik oldu. Öte yandan görüntü yönetmenimiz İngiliz; kostüm tasarımcımız Beatrix Pasztor ise Macar'dı. Kısacası bizler film prodüksiyonunun Birleşmiş Milletler'i gibi olduk.”
Geçtiğimiz yıllarda “Star Wars: Episodes I, II ve III” ve “Die Another Day” gibi üstün yapım filmlerde görev almış olan başarılı görüntü yönetmeni David Tattersall, Shepard'ın bundan önceki filmi “The Matador”da da çalışmıştı.
Yönetmen Shepard'ın, David Tattersall ile ilgili yorumu şöyle: “O benden çok daha deneyimli bir profesyoneldir. Aynı zamanda gerçek bir sanatçıdır. `The Hunting Party'i yaparken daha önce yaptığımızdan çok farklı şeyler yapmaya çalıştık. Önceden birbirimizi iyi tanıdığımız için daha belgesel tadında görüntülere ulaşmanın yeni yollarını keşfetmek için çok hızlı bir çalışma yaptık. Filmi mümkün olduğunca gerçekçi yapmak için daha canlı duygusu veren görüntüler istiyorduk. Gerçek mekanlarda çalışmayı seçmemizin bir sebebi de buydu. İzleyici o mekanları hissetsin istedik. `The Hunting Party'de ulaştığımız farklı görünüm tamamen David'in bakış açısının eseridir.”
Saraybosna'nın dışında filmin bazı çekimlerinin lojistik sebeplerle Bosna'yı temsil eden Hırvatistan'da yapılması gerekiyordu. Ancak bu durum herhangi bir problem yaratmadı.
Prodüksiyon tasarımcısı Jan Roelfs, Hırvatistan'ın neden tercih edildiğini şu sözlerle açıklıyor: “Doğa manzaraları, çevre ortamları ve detaylar birbirine çok benziyordu. Sonuçta savaştan önce Hırvatistan ile Bosna tek bir ülkenin (Yugoslavya'nın) parçasıydı. Karşılaştığımız en büyük zorluk, senaryoda belirli mekanlar için bazı gereksinimler bulunmasıydı. Son derece sıkışık çalışma takvimi ve yüksek olmayan bir bütçeyle çalışıyorduk. Bu yüzden Zagreb yakınlarını kendimize üs olarak seçtik. Orada büyük bir set inşa etmedik ama birtakım küçük küçük setler yapma yoluna gittik.”
Roelfs'in sözünü ettiği küçük küçük setler, New York City, Washington DC, Gazze Şeridi, Sierra Leone ve Somali setlerini içeriyordu. “Çeşitli iç ve dış mekan çekimlerinde patlamalar, tanklar ve yanan binalar vardı. Hatta Hırvatistan'da bir Müslüman kasabası bile inşa etmek zorunda kaldık. Çünkü bu ülkede hiç Müslüman kasabası yoktu. İnşa ettiğimiz mekanlarda flashback (geri dönüş) sahnelerini çektikten sonra hepsini imha ettik” diyor Jan Roelfs…
Başarılı tasarımcı sözlerini şöyle noktalıyor: “Yöre halkı bize daima destek oldu. Bu film onların inandığı ve yapılmasını istediği bir film oldu. Köyleri adeta işgal ettik, karayollarını kapattık, kasabalarda her yere mermi delikleri yaptık, asfalt yolları bozduk. Hırvatistan ordusu da bize karşı yardımsever davrandı. Tanklar, jeepler başta olmak üzere her türlü araç desteği sağladı. Kısacası bizler için her açıdan olağanüstü güzel bir deneyim oldu.”
Dublör ve Özel Efekt Çalışmaları
Filmin en komplike (karmaşık) sahnelerinden bazıları, Simon ve Duck karakterlerinin daha önceki yıllarda deneyimlediği savaş sahneleridir. Bu sahneler, izleyiciye iki gazetecinin tehlikeli kariyerinin özetini sunar. Somali'den Sierra Leone'ye; Bağdat'tan Gazze Şeridi'ne kadar kanlı savaş bölgelerinde onları mermilere yakalanmamaya çalışırlarken görürüz. Shepard bu sahnelerin her birini savaş muhabirlerinin bakış açısından çekti. Başka bir deyişle aksiyon unsuru, Simon ve Duck'un bakış açısından verildi. Böylece filmde anlatılan savaş öyküsü karakterler arasındaki ilişkinin arka planında kaldığı gibi, o sahnelerdeki aksiyon unsuruda karakterlerin tepkilerine kıyasla ikinci planda kalır.
Filmin teknik açıdan en karmaşık sahnelerinde uzmanlardan oluşan bir özel efekt ekibi destek verdi. Özellikle bir Bosna köyündeki savaş sahnesinin hazırlık ve prova süreci iki gün sürdü. Özel Efektler Koordinatörü Garth Inns, bu konuda şu bilgileri veriyor:
“Filmde hassas zamanlama gerektiren çok sayıda patlama, mermi atışı, tüfek ateşi sahnesi vardır. Bir sahnede Duck karakteri gizlendiği duvarın arkasından kalkıp caddeye koşar. O anda bir roket mermisi havayı yırtarak gelir ve hedef aldığı otomobili patlatır. Bunların hepsinin Duck karakterinin filmde donmuş bir kare şeklinde gösterilen son işaretiyle aynı anda olması gerekiyordu. Bu sahne hakkında Richard Gere ile bir görüşme yaptım. Ön cephede olduğu için nasıl hayatta kalacağını sordu. Başaracağına dair söz verdim. Sonuçta başardı. Aktörler filmin hiçbir yerinde dublör kullanmadılar. Onları kendi hareketlerini yaparken göreceksiniz.”
Filmde gerçekçilik ve detaylara verilen önem, aksiyon boyutunun düşük seviyeli ama etkin olması sonucunu getirdi. Yönetmen Richard Shepard bu konudaki yaklaşımını şöyle açıklıyor:
“Görkemli savaş sahneleri ve bilgisayar destekli ekstralar koyarak bu filmi aptalca bir Hollywood filmine çevirmek istemedik. Bu savaşı gerçekten yaşamış olanların bile gerçekçi bulacağı bir yaklaşım tutturmayı hedefledik. İlk çekim gününde Saraybosna'da `keskin nişancı vadisi' olarak bilinen yerde çekimlerimiz vardı. Burası su almak için gelen insanlara keskin nişancıların ateş açtığı yerdi. O sahneyi çektiğimiz sırada Bosnalı prodüksiyon asistanlarımızdan birisi seti terk etmek zorunda kaldı. Çünkü o sahne fazlasıyla gerçekçi gelmişti. Daha önceki deneyimlerini hatırladığı için fazla dayanamadan setten ayrıldı. Bosna savaşını yaşamış bir insanın bu davranışı aslında başta Jan olmak üzere hepimizin çalışmasına bir kompliman gibiydi. Böylece ne kadar gerçekçi bir film çektiğimizi hepimiz en canlı örneğiyle anlamış olduk.”
Set sayıları ve lojistik detaylar açısından filmin çekimleri epik nitelik taşıyabilir ama bunların hepsi Richard Shepard'ın epik tutkularını yansıtmak için yapıldı. “The Hunting Party”de çeşitli film türlerinin karışımı vardır: Bu film bir dramdır, bir kara komedidir, bir gerilim çalışmasıdır. Aksiyon vardır, üzüntü, hüzün, keder vardır, umut ışığı ve karanlık vardır.
Yönetmen Shepard böyle bir tarzı neden seçtiğini şu sözlerle açıklıyor: “İnsanların öngörülebilir bir sonu olmayan farklı filmlere açlık hissettiğini düşünüyorum. Bu filmin sonunun nasıl biteceğini bilemeyeceğiniz için diken üstünde olacaksınız. Yönetmenlik açısından kimi zaman saatler süren yolculuklarla ulaşılan farklı mekanlarda çekim yaptık. Kararsız hava koşullarıyla başa çıkmaya çalıştık. Aynı zamanda da oyuncu performanslarına odaklanmaya özen gösterdik. Mizah unsuru çok abartılı olmamalıydı. Aksi takdirde filmi yaralayabilirdi. Bu filmde ciddi bir konu ele alınır ama umarım izleyici için keyifli bir yolculuk olur.”
Etkileyici Giysiler...
Kostüm tasarımcısı Beatrix Pasztor, filmde uyguladığı yaklaşım konusunda, “Senaryoyu ilgi çekici buldum. Çünkü karanlık ve alaycı bir mizah tarzıyla yazılmıştı. Ancak kostüm tasarımcısı olarak en çok filmdeki üç gazeteci Simon, Duck ve Benjamin'in giyim tarzları ilgimi çekti” diyor.
Asistanı Blanka Budak ile birlikte New York'taki Merkez Kütüphanesine gittiğini söyleyen Pasztor, orada öncelikle Balkanlardaki iç savaş ile ilgili araştırma yaptığını, savaş muhabirleriyle ilgili çeşitli görüntülere baktığını; ardından Sierra Leone ve Somali gibi ülkelerdeki savaşlarla ilgili araştırma yaptığını söylüyor.
Ünlü tasarımcı daha sonra gazetecilerin giysilerini belirlemek için Philippe Deprez ve diğer muhabirlerle konuştuğunu belirterek bu konudaki çalışmasını şu sözlerle anlatıyor:
“Gerçek savaş muhabirleriyle konuşmak, bir bakıma yarı-belgesel tadında görüntülere ulaşmamıza yardımcı oldu. Ancak aynı zamanda film boyunca süregiden kara mizah boyutu olduğu için görüntüler arasında belirli bir zıtlık vardır. Sözünü ettiğim bu zıtlık, belgesel tarzı gerçekçilik ile bir nevi hiper gerçekçilik yaşayan karakterler arasındaki zıtlıktır. Bu durum filmde özellikle üç ana karakter arasında yansımasını bulur. Üçünün de giysi tercihlerinde kendi bireyselliğini ve kişisel özelliğini çağrıştıran belirli renk şemaları vardır.”
SIMON
“Simon karakterini giydirirken sadeliğe önem verdik. Başlangıçta bu karakterin üzerinde favori gömleği ve favori ceketi vardır. Giydiği ceket sıradışı bir renktedir. Richard Shepard'ın teklif ettiği turkuaz mavisi ceket giydiğini görürüz. Film boyunca hep aynı pantolonu giyer. Simon için giysiler daima işlevsel olmalıdır. Haki renkli gömlek, gri pantolon ve farklı bir ceket yeterlidir. Simon'un giysilerinde sadeliğin ağır basması, savaş muhabirlerinin doğasına uygundu. Sonuçta savaş muhabirleri bir yerden bir yere giderken giysilerini değiştirmezler. Ayrıca çalıştıkları yerdeki renklerle uyumlu olmasını isterler. Onların bakış açısından bu bir nevi kamuflajdır.”
DUCK
“Richard Shepard bu karakterin rock & roll havasında bir karakter olmasını istemişti ama Terrence provalara geldiğinde o giysileri üzerinden çıkarıp atmaya başladı. Başka bir deyişle kendi kostüm tasarımını ve stilini yarattı. Harika fikirleri vardı. Örneğin bandana takmak istiyordu. Duck karakteri filmin başlangıcında oldukça farklı giyinen bir karakterdir ama sonradan şirket havasına uygun işadamı tarzına bürünür. Beş yıl aradan sonra Saraybosna'ya vardığında iğrenç görünümlü beyaz bir takım elbise giyerek yolculuğa koyulur. Shepard bu görünümü çok sevdi, özellikle filmdeki mizahi sahnelere ek katkılarda bulunacağını düşündü.”
BENJAMIN
“Richard Shepard, Benjamin'in çok fazla öğrenci havasında görünmesini istemedi. Bu karakter filmin başlangıcında kolej öğrencileri gibi ince bir kravat ve çizgili gömlek giyer. Sonradan o imajını kaybederek yeşil polo ve mavi kadife pantolon giymeye başlar. Artık öğrenci havasında değildir.”
Filmdeki kötü adamlar ise, Beatrix Pasztor'un “eşofman görünümü” olarak adlandırdığı standart kostümlerle giydirildiler. Ancak aralarında Fox'un yer aldığı esas kötü adamlar diğerlerinden ayrı tutuldu. Pasztor bu konudaki yaklaşımını şu sözlerle anlatıyor:
“Fox karakterini tüm kötü adamların bileşimi olarak gördüm. Kısmen Radovan Karadicz esintisi vardı ama diğer savaş suçlularının hepsini temsil ediyordu. Başlangıçta onda biraz da olsa Robin Hood esintisi olabileceğini düşündük. Çok parası olduğu halde yoksul gibi giyinen birisi olabilirdi. Ancak sonradan Fox karakterinin şık giyinmesine karar verdik. Çünkü o küstah kişilikli bir insandır. Bu tip insanlar şov yapmayı severler.”
Filmde montaj şeklinde verilen savaş sahneleri için özgün kıyafetler yaratılırken Somali, Irak ve Filistin gibi savaş bölgelerindeki çeşitli fraksiyonların temel alındığını söyleyen Beatrix Pasztor, bu sahnelerdeki yaklaşımını şu sözlerle özetliyor:
“O sahneler farklı farklı ülkelerde geçiyordu. Bu yüzden Richard Shepard hepsinin görünümünün farklı olmasını istedi. Belirli bir üniforma sözkonusu olmasa da, en azından farklı bir ülke olduğunu göstermeyi hedefledi. Örneğin Somali askerleri için ona çeşitli fotoğraflar gösterdik. Dominant rengin kırmızı ve turuncu olmasına karar verdi. Başka bir ülkedeki asiler ise yağmurlu iklimde olduğu için panço adı verilen kapişonlar giyiyordu. Onları da mavi renkte giydirdik. Kısacası her fraksiyonu farklı renk kullanmak suretiyle birbirinden ayırdık.”
Çekimlerin Hırvatistan ve Saraybosna'daki gerçek mekanlarda yapılmasının kendi çalışma biçimini derinden etkilediğini kaydeden Pasztor'un filmle ilgili son sözleri ise şöyle:
“Asistanımızın küçük kız kardeşi savaşta yaralanmış, babası ise ölmüştü. Asistanımız açısından bu çekimler aynı deneyimin tekrar yaşanması anlamına geliyordu. Ancak aynı zamanda bu filmin yapılmasının çok önemli olduğunun da bilincindeydi. Filmin çekimlerinin Saraybosna'da yapılması, savaşın tam olarak neye benzediğinin en gerçekçi şekilde sunulmasına yardımcı oldu.”
Prodüksiyon bilgileri UIP Filmcilik tarafından sağlanmış; editörlük işleminden sonra yayınlanmıştır. Teşekkür ederiz.
Aloha Sinema
Ana Sayfa  |  Vizyonda  |  Gelecek Hafta  |  Gösterimdekiler  |  Fragmanlar  |  Özel Dosyalar  |  Sinema Kitapları |  İzlenimlerin Derinliği
Box Office Listeleri  |  Türkiye Top 20  |  ABD Top 20  | 2007 Top 60 Listesi  |  Haber Merkezi  |  Yönetmenlerimiz  |  Gösterim Tarihleri  |  Film Arşivi
İletişim - Bize Yazın  |   Editöre Mesaj
Bu sitenin dizayn ve içeriği Aloha tarafından gerçekleştirildi. Site Editörü: Ebru Altın, Tasarım: Selin Schwartz. Copyright © 2008
E-Mail Us