Nisan, 2011:

Aşkın Büyüsü – Water for Elephants

Aşkın Büyüsü - Water for Elephants

23 yaşındaki veterinerlik öğrencisi Jacob Jankowski, anne-babasının bir trafik kazasında öldüğü haberini almasıyla Cornell Üniversitesi’ndeki eğitimini bir kenara bırakıp bir sirk trenine katılır. Burada sirkin yıldızı Marlena ile tanışır ve ona aşık olur. Burada güzellikle tanışan ikili, sirkin asi ama bir o kadar da özel fili Rosie’ye olan sevgileriyle de birleşirler. Her türlü zorluğa ve Marlena’nın karizmatik olduğu kadar tehlikeli de olan kocası August’a rağmen aşklarını yaşamaya uğraşırlar.

Çok satanlar listesinde bir numaraya yükselen kitap Water For Elephants’tan uyarlanan film, macera, mucize ve tehlike ile dolu bir dünyada geçen destansı bir yasak aşkı tüm büyüsüyle beyazperdeye taşıyor.

Twilight (Alacakaranlık) serisi ile yıldızı parlayan oyuncu Robert Pattinson’a başrolde Oscarlı aktris Reese Witherspoon ve Inglourious Basterds ile akıllara kazınan Oscarlı oyuncu Christoph Waltz eşlik ediyor.

Yönetmen: Francis Lawrence
Oyuncular: Reese Witherspoon, Robert Pattinson, Christoph Waltz, Paul Schneider, Jim Norton, Hal Holbrook, Mark Povinelli, Stephen Taylor
Senaryo: Richard LaGravenese (Sara Gruen’in romanından)
Prodüksiyon Tasarımı: Jack Fisk
Görüntü Yönetmeni: Rodrigo Prieto
Kurgu: Alan Edward Bell
Kostüm Tasarımı: Alan Edward Bell
Türkiye Dağıtımı: Tiglon Film
Gösterim Tarihi: 15 Nisan 2011

Sucker Punch

Sucker Punch

Gözlerini kapa. Zihnini aç. Hazırlıksız yakalanacaksın.

“Sucker Punch” karanlık gerçeklikten kaçmak için sahip olduğu en büyük sığınak hayal dünyası olan genç bir kızın canlı hayal gücünde bizi bir yolculuğa çıkaran, destansı bir aksiyon-fantezi filmi. Kız, zaman ve mekânın kısıtlamalarından kurtulmuş bir halde zihninin götürdüğü her yere gitmekte, inanılmaz maceraları gerçekle hayal arasındaki çizgileri bulanıklaştırmaktadır.

Kendi isteği dışında hapsedilmiş olsa da, Babydoll (Emily Browning) hayatta kalma isteğini yitirmemiştir. Özgürlüğünü kazanmak için savaşmaya kararlı olan genç kız, başka dört genç kızı -çekingen Sweet Pea (Abbie Cornish), konuşkan Rocket (Jena Malone), racon bilen Blondie (Vanessa Hudgens) ve korkutucu derecede sadık Amber (Jamie Chung)- bir araya gelmeye ve gizemli High Roller (John Hamm) Babydoll için gelmeden önce kendilerini esir eden Blue (Oscar Isaac) ile Madam Gorski’nin (Carla Gugino) ellerinde kendilerini bekleyen korkunç sondan kaçmaya teşvik eder.

Babydoll önderliğindeki kızlar samuraylardan yılanlara her şeye karşı, ellerindeki sanal silahlarla fantastik bir savaşa girişir. Birlikte, hayatta kalmak için neyi feda etmeye razı olduklarına karar vermeleri gerekmektedir. Ancak Bilge Adam’ın (Scott Glenn) yardımıyla, çıktıkları inanılmaz yolculuk -başarılı olurlarsa- özgürlüğe kavuşmalarını sağlayacaktır.

Yönetmen Zack Snyder’ın (“Watchmen,” “300”), yaratıcı vizyonundan doğan “Sucker Punch” genç yıldızlardan oluşan geniş bir oyuncu kadrosuna sahip; Emily Browning (“The Uninvited”), Abbie Cornish (“Bright Star”), Jena Malone (“Into the Wild”), Vanessa Hudgens (“High School Musical” filmleri) ve Jamie Chung (“Sorority Row”). Filmin ana kadrosunda ayrıca Carla Gugino (“Watchmen”), Oscar Isaac (“Robin Hood”), Jon Hamm (“The Town,” TV dizisi “Mad Men”) ve Scott Glenn (“The Bourne Ultimatum”) yer alıyor.

Zack Snyder,“Sucker Punch”ı kendi öyküsünden hareketle Steve Shibuya ile birlikte yazdığı bir senaryodan filme uyarladı. Snyder ve Deborah Snyder filmin yapımcılığını üstlenirken Thomas Tull, Wesley Coller, Jon Jashni, Chris deFaria, Jim Rowe ve William Fay yürütücü yapımcı olarak görev aldı.

Yapım Hakkında

Gerçeklik Bir Hapishane Olduğunda Zihnin Seni Yanıltabilir

Yönetmen Zack Snyder, tamamı ile kendine ait ilk orijinal konsepte sahip ilk filmi “Sucker Punch”ta, hayalle gerçek konusunda sınırları zorlamak istedi.

Öyküyü oluşturan ve filmin ortak yazarlığını, yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlenen Snyder şöyle belirtiyor: “Sucker Punch hem gerçek hem de mecazi anlamda kaçışla ilgili bir film. İnsan zihninin gerçek dünyaya karşı neredeyse yıkılmaz bir bariyer oluşturmasını ve zor bir durumdan kurtulmak için ne kadar ileri gitmek, ne gibi fedakârlıklarda bulunmak isteyeceğimizi gösteriyor.”

Sucker Punch

Snyder, “300” ve “Watchmen”in ardından gelen ve onlar gibi görsel açıdan karmaşık bu filme hayat veren fikir hakkında “benim için bir evrimdi” diyor. “Fantezi çizimleri ve Heavy Metal gibi dergilerden esinlendim. Film bir bakıma bunların, ‘Alacakaranlık Kuşağı’nın ve Richard Bach’ın eserlerinin birleşimi.

Öykünün tam anlamıyla oluşması yıllar sürdü. Snyder “Bir süre önce içinde Babydoll adında bir karakter olan kısa bir öykü yazmıştım,” diyor. “Üzerinde çalıştıkça fikir büyüyüp serpildi ve hayat buldu.”

Yapımcı Deborah Snyder şunları ekliyor: “Önceden belirlenmiş beklentilerin olmadığı bir şey yaratmak, Zack için çok özgür bırakan bir deneyim oldu. Bu filmi nasıl isterse öyle çekebilirdi; öykü zaman içinde değişse de, merkezinde, çok fazla düşmanlıkla karşılaşan ve çevresinde olanlarla baş etmek için zihnindeki fantastik dünyalara sığınan Babydoll adlı genç kadın vardı. Karakter bunu yaparak içinde büyük bir güç buluyor. Hayatta kalmayı bilen biri.”

Öykünün ve karakterlerin kayda değer bir kısmı ete kemiğe büründüğünde, Zack Snyder eski dostu Steve Shibuya’ya giderek senaryoyu birlikte yazmak istediğini söyledi. “Steve’le birlikte her şeyin nasıl bir araya geleceği konusu üzerinde çalıştık.”

“Zack bana ilk geldiğinde, film için beslediği fikirlerin çok cüretkâr olduğunu düşündüm,” diyor Shibuya. “Aksiyonda herhangi bir sınır tanımayan, birbirinden çok farklı dünyalar arasında sonsuz bir alana sahip bir film yapmak, perdede göreceğimiz dövüşleri yapabildiğimiz kadar ileri—belki de daha ileri— götürmek; tüm bunları, kurtuluş yolculuğunda kendi canavarlarıyla savaşan genç bir kadının öyküsünde yapmak istedi. ”

İronik olarak, her ne kadar zaman ve mekân konusunda sınır tanımıyor olsa da, öykü hayal edebileceğiniz en kısıtlayıcı yerlerden birinde, 1960′lı yıllarda Vermont’ta korkutucu bir akıl hastanesinde geçiyor. Ancak film izleyiciyi Babydoll’la birlikte, hayallerinin ürünü olan hem kadim hem fütüristik başka dünyalara ve aradaki her yere götürüyor. Babydoll ve silah arkadaşları Sweet Pea, Rocket, Blondie ve Amber, devasa samuray canavarlardan dirilmiş zombi askerlere, ateş kusan ejderhalara kadar her şeyle savaşırlar. Kızların elinde ise şunlar vardır: Zekâları, ölümcül silahlardan oluşan bir cephane ve hayatta kalmak adına birlikte çalışmak için duydukları istek.

Kendi yaptığı bir tavşan deliğine düşen Babydoll’un hayal gücünün sınırı yok gibi görünmektedir.

Unutmayın, bir şey için ayakta durmazsanız, her şey için düşebiilirsiniz.
Ah, son bir şey daha—birlikte çalışmayı deneyin. —Wise Man

Sucker Punch

Oyuncu Kadrosu

“Sucker Punch”ta, Babydoll anahtar karakterlerinin her birini birçok hayal dünyasına çeker; bu da her bir oyuncunun önce akıl hastanesindeki roller, sonra da Babydoll’un zihnindeki kimi iyi, kimi kötü abartılı halleri olmak üzere birden fazla rol oynamaları demekti.
Emily Browning neye mal olursa olsun özgürlüğünü kazanmaya kararlı genç kadın rolünü oynuyor. ‘baby doll’ (bebek) sözcükleri akla hemen narin bir şeyi getiriyor,” diyor Browning, “ama karakter hiç de öyle değil. Havalı yanı da bu zaten—epey sert ve beklenmedik bir metanete sahip.”

Babydoll’un zihnine girmek, Browning’in karaktere ilham vermiş ve onu böylesine dirençli kılmış olabilecek şeyi keşfetmesini sağladı.

Browning “Bence onun hayallerindeki insanlar yaşadığı deneyimleri, hayatı boyunca maruz kaldığı baskıyı simgeliyor. Neredeyse basit bir iyiler ve kötüler anlayışı var; kötüler üvey babası gibi insanlar ve daha sonra, hayallerindeki kimi canavarlar. Düşlerindeki Wise Man ise ideal baba figürünü simgeliyor, güçlü ama umursayan ve Babydoll’a rehberlik edip doğru seçimleri yapmasını sağlayacak biri.” diyor.

“Babydoll, dünyaya bakışınız değiştiğinde bir çocuk gibi düşünmekten yetişkin gibi düşünmeye geçişi simgeliyor,” diyor Zack Snyder. “O, aynı anda hem narin hem de güçlü bir savaşçı; Emily, Babydoll’la ilgili tasarladığım her şeye kişilik kazandırdı. Gizemli, zamana meydan okuyan, neredeyse ölçülemez bir görünüşe sahip ve bana göre karaktere tam anlamıyla hayat verdi.”

Browning, Snyder’ın böylesine sevdiği bir karakteri canlandırma konusunda yönetmenin tam desteğini hissetti. “Zack kesinlikle çok net bir vizyona sahipti ve ne istediğini tam olarak biliyordu; ama aynı zamanda işbirliğine çok yatkındı ve başka fikirlere tamamen açıktı,” diyor. “Performansımdan memnun olduğumdan emin olmak istedi hep.”

Babydoll’un bulunduğu yeni yerde edindiği ilk arkadaş, ablası Sweet Pea ile birlikte akıl hastanesinde işlerin nasıl yürüdüğünü öğrenecek kadar uzun süredir kalan, biraz naif de olsa güçlü bir iradeye sahip Rocket’tir.
Jena Malone oynadığı atılgan Rocket rolü için şöyle diyor “bir bakıma küçük kardeş arketipi—umursanan ve kollanan ama bunu her zaman takdir etmeyen biri. Rocket’in dünyaya bakış açısıyla ve kolay kolay etkilenmemesiyle gayet özgür olduğunu hissettim; ama onun dünyasında özgür olduğunu hissetmek, mutlaka olumlu bir şey olmak zorunda değil. Onun durumuna çok fazla güvene, belki de sahte bir güven hissine sahip olmak da risk taşıyor.”

Rocket’in sahte güven hissi, kısmen onu daima kollayan bir ablaya sahip olmasından ileri gelir. Babydoll kızları tanıdıkça, Sweet Pea’nin sadece küçük kardeşine koruyuculuk etmekle kalmadığını, gruba liderlik ettiğini de görür. Sweat Pea, Babydoll’un gelişini kendi otoritesine ve denetimi elinde tutanların gözbebeği olarak konumuna karşı bir tehdit görür.

Sweet Pea’yi canlandıran Abbie Cornish, karakterle anında özdeşleşti. “Senaryoyu ilk okuduğumda, Bana en yakın gelen karakter Sweet Pea oldu. Çılgın ve ne yapacağı belli olmayan küçük kardeşi Rocket’i kollayan bir anne figürü. Sweet Pea sağlam içgüdülere sahip ve onlara kulak vermeyi biliyor. Kendi dünyalarında disiplinin nasıl işlediğini ve günlük hayatta ne yapması gerektiğini biliyor. Bence başlarını önlerine eğip çok çalışırlar ve kendilerine söyleneni yaparlarsa, bir gün oradan çıkacaklarına inanıyor. Kaçma fikri—böyle bir girişimin doğuracağı sonuçlar—onu, Rocket’i korkuttuğundan daha çok korkutuyor.”

Sweet Pea’nin liderliğini kesinlikle takip eden kızlardan biri olan ve lakabı görünüşüyle uyuşmayan Blondie (Sarışın)’dır. Bu rolü canlandıran siyah saçlı Vanessa Hudgens, şunları söylüyor: “Blondie çok tatlı, azıcık da korkmuş; bu korku, onu ele geçirebilir. Arada sırada ‘sarışınlara’ yakışır anlar yaşıyor ama aksiyon sahnelerinde sağlam kaya olduğu anlaşılıyor.”
Oyuncu, yaşadığı deneyimi kolay kolay unutacağa benzemiyor. “Bu proje daha önce yaptığım hiçbir şeye benzemiyordu; bu filmde çalışmak güç veren bir tecrübe oldu. Sinemada kadınların özellikle de kimsenin görmediği bir şekilde karşısına çıkanların canına okuması hâlâ ender rastlanan bir şey; Zack bunu yaptığı ve benim de bir parçası olmama izin verdiği için benim kahramanım,” diye gülümsüyor.

Savaş alanında cesaret bulan bir başka karakter olan Amber, birden fazla olayda diğer kızları güvenliğe uçurarak kendini kanıtlar. Rolü canlandıran Jamie Chung, şunları söylüyor: “Amber topluma dahil olmak, kabul edilmek isteyen bir kız, o nedenle insanları memnun etmek için çabalıyor ve biraz itaatkâr. Özgürlük, gerçekten kaçabilme fikri onu harekete geçirir ve cesaretini bulmasına yardımcı olur. Bu yeni bulunmuş cesaret, Babydoll’un hayal dünyalarında, Amber’ın aracının kaptanı olması olarak kendini gösterir. İster bir helikopter, ister bir Meka, isterse B-25 olsun, görevi diğerlerinin yerde ve havada amaçlarını yerine getirmelerini garantilemek ve oradan çıkmaya hazır olduklarında onları güvenliğe ulaştırmak. İşini doğru yapmalı yoksa her şey ters gidecek; Amber da arkadaşlarını yüzüstü bırakmayacak kadar çok seviyor.”

Karakterler arasında gelişen bağlılık duygusu, aktrislerin kamera dışında oluşturdukları bağların doğrudan yansımasıydı. Deborah Snyder gözlemlerini “Bu beş kadının birbiriyle oluşturduğu kimya sette de set dışında da çok belirgindi,” diye aktarıyor. “Bu, uyduramayacağınız bir şey; kendiliğinden gerçekleşen, büyülü bir şey. Karakterlerin birbiriyle sarsılmaz bir bağ oluşturduğu böyle bir filmde, bu büyülü öğenin gerçekten orada olması gerekiyor. Oyuncularımızın projeye ve birbirlerine bu denli bağlı olmaları bizim için büyük şanstı ve bence bu filmde kendini gösteriyor.”

Zack Snyder, “Bu rollerin herhangi birini bir başka oyuncunun canlandırdığını hayal bile edemiyorum,” diye ekliyor. “Bu kızları yaratırken düşündüğüm şeyi kusursuz bir şekilde hayata geçirdiler ve hiç hayal etmediğim bir şekilde başarılı oldular.”

Akıl hastanesindeki yetkili isimler, Babydoll’un hayal gücünde beş genç asiden daha da büyük farklarla görünür. Carla Gugino, hayaller ön plana çıktığında psikiyatrist’ten Madam’a geçiş yapan Dr. Vera Gorski’yi canlandırıyor. Genç kadınların kaçmalarına değilse de bulundukları ortamda hayatta kalmasına yardım etmek isteyen karakter aynı zamanda kontrolü elinde tutanların kuklasıdır ve kendi otoritesini kurduğuna dair bir yanılsama içindedir.

Gugino, aksanından Doğu Avrupa kökenli olduğu anlaşılan karakteri hakkında “Bu, pek çok şey hisseden ama bu konuda kendini ifade etmeyen bir kadın,” diyor. “Oldukça çetin biri ve bana göre, muhtemelen büyüdüğü yer göz önüne alındığında, hayatı boyunca bu kızların görüp görebileceğinden çok daha kötü şeyler yaşamış. O kurumun bir parçası ama onları umursuyor da; o nedenle “Onları bu süreçten nasıl geçireceğimi ve bu güvenilmez dünyada nasıl güçlendireceğimi bulmalıyım” diye düşünüyor.

Onların yeni buldukları gücü ellerinden almak isteyen adam, ilk olarak hastabakıcı olarak gördüğümüz ama sonunda her şeyi demir yumruğuyla yöneten Blue adındaki adamdır. Bu rolü Oscar Isaac canlandırıyor.

Isaac “Bence Blue muhtemelen hayatında kendini güçsüz hisseden ve şimdi bu kızlar üzerinde hak iddia edebilen biri,” diye yorumluyor. “Onların saygısını kazanmak ve onları denetim altına almak istiyor. Elbette ki kendini ve koparabileceği şeyleri düşünüyor. Ona itaat etmemeleri, ağır sonuçlar doğuracak.”

Babydoll için bu sonuçlardan biri, Jonn Hamm’ın canlandırdığı ve sadece High Roller olarak söz edilen gizemli bir karakterin ellerindedir. Kızların tek gerçek müttefiki, Zack Snyder’ın dostu Scott Glenn için yazdığı bir rol olan Wise Man’dir, “Wise Man kafanızın içindeki sesi temsil ediyor aslında,” diyor yönetmen, “daha sık dinlemiş olmayı dilediğiniz ses. O, filmdeki akıl hocasını ve pozitif erkek enerjisini oluşturuyor; Scott’ın role getirdiği perspektif ve mizah, tam da ihtiyacım olan şeydi..”

Glenn filmin derleme tarzını takdir ediyor. “Aksiyon var, serüven var; seksi, eğlenceli ve korkutucu.” Canlandırdığı karakterin ortaya çıktığı tüm dönemlerden ve yerlerden söz ederken şunları ekliyor: “Bana çekici gelen ana öğelerden biri, filmin tüm farklı dünyalarında bulunmaktı. 15. yüzyıl Japonya’sındayım, 1. Dünya Savaşı’ndayım, gelecekte yabancı bir gezegendeyim… Tüm bunları yaşarken, Wise Man hem kızlar hemde izleyiciler için bir kılavuz görevi görüyor, bir sensei savaşçı rahip gibi.”

Snyder, karakterlerin her birinin izleyiciye öyküde farklı bir bakış açısı sunduğunu söyleyerek, “Bu öyküyü hayata geçirecek daha iyi ya da kendini adamış bir grup bulamazdım. Karakterlerin tüm duygusal boyutlarını yansıtmanın ötesinde, bu filmi çekmek çok fiziksel bir deneyimdi ve herkes her gün sete birinci sınıf performanslarını getirdi.”

Hayatta kalmak için vereceğiniz savaş şimdi başlıyorb — Madam Gorski

Savaşa Hazırlanmak

Çekimlerden önce, “Sucker Punch”ın beş genç kadını, senaryoda yer alan zorlu aksiyon sahnelerinin gerektirdiği fiziksel zorluklar için hazırlanmalıydı. Kendilerini, Zack Snyder’la “300”de çalışmış olan dublör koordinatörü ve aksiyon tasarımcısı Damon Caro’nun ve antrenman koordinatörü Logan Hood’un becerikli ellerinde sınırları zorlanırken buldular. Caro kızların dövüş sanatları, savaş ve silah eğitimini denetlerken, Hood ise genel bedensel kondisyonuyla ilgilendi.

Prodüksiyon süreci boyunca süren eğitim, ekip çekimlere başlamak için Vancouver’e taşınmadan yaklaşık beş hafta önce Los Angeles’ta başladı. Caro ve Hood’a göre temel oluşturan ilk aşama, kızların gücünü ve dayanıklılığını arttırmak için gereken ana teknikleri içeriyordu. Caro her sabah onları dövüş sanatları ve silahsız dövüş koreografisinden geçirerek her bir aktrisin eğitimini karakterlerin ihtiyaçlarına göre düzenledi. Hood ve aralarında silah arkadaşı eski Donanma Komandosu David Young’ın da bulunduğu ekip elemanları, öğleden sonra görevi devralarak işlevsel antrenman, beden eğitimi, ağırlık, vücut ağırlığıyla yapılan hareketler; kutulardan ve kutulara atlama, halat çekme, kettlebell ve daha fazlası gibi çalışmalarla antrenmanları günlük bazda ayarladı. Genel olarak, kızların yer aldıkları sahnelerde kendi karakterlerinin ihtiyaçlarını desteklemek adına daha atletik görünmeleri için güce ve çevikliğe odaklanıldı.

Abbie Cornish’e göre, “Hepimin içimizde ‘canavar’ dediğimiz şeyi keşfettik. Maksimum çaba harcadığınızı düşündüğünüzde, içinizdeki canavarın sizi zorladığını ve bambaşka bir düzeye çektiğini görüyorsunuz. Bu öyle inanılmaz bir his ki; içiniz coşkuyla doluyor.”
“Ben çok aktif biriyim. Koşarım, spor yaparım ama kendimi kollarımı hissedemediğim bir noktaya zorlamamıştım hiç,” diye gülüyor “Birlikte eğlendik ve acı çektik. Bu bizi birbirimize gerçekten çok yaklaştırdı ve bize, çekimlere de taşıdığımız bir yakınlık duygusu verdi.”

Jena Malone, antrenman programını karakterinin yaşadıklarıyla ilişkilendirmek için eşsiz bir yol buldu. “Her sabah erkenden kalkmak, dört beş saat dövüş sanatlarıyla uğraşmak, iki saatlik güç antrenmanı ve bir saat kadar silah eğitimi, artı korse provaları –bir başka tuhaf işkence şekli— işte bizim akıl hastanemiz,” diyor şakayla karışık. Gerçekte, tüm bunların yardımcı olduğunu kabul ediyor. “Birlikte yaşadığımız, birlikte ter döktüğümüz, kendimizi olabildiğince zorladığımızda vücudumuzun neler yapabileceğini görmek karakterlerimiz hakkındaki düşüncelerimize büyük katkıda bulundu. Kamera karşısında olmamız gereken kişileri netleştirmemize gerçekten yardım etti.”

“Tüm antrenmanın en harika yanı, bize yepyeni bir kendine güven kazandırmış olması ve hem fiziksel hem de zihinsel olarak daha önce hiç gitmediğimiz yerlere gitmemizi sağlaması,” diyor Vanessa Hudgens. “Gözlerinizden ateş çıkıyor. Kendi kendinize, her şeyi yapabileceğinizi söylüyorsunuz.”

Emily Browning’in aynı anda birden fazla silahı ustaca kullanması gerektiğinden, sağ elini kullanan oyuncu, baskın eliyle kılıç kullanabilmek için sol eliyle ateş etmeyi öğrenmesi gerekiyordu. Aktris, özellikle silah eğitimiyle güçlendiğini hissettiğini söylüyor. “Damon’la ve çocuklarla birlikte dövüşmeyi öğrenmek bir filme hazırlanırken yaşadığım en eğlenceli deneyimdi. Bir kılıcı ve ateşli silahı büyük bir rahatlıkla kullanmak biraz korkutucu ama beklenmedik bir şekilde bayağı havalı bir şey.”

Bunlar sizin silahlarınız. Onları aldığınızda, özgürlüğe doğru yolculuğunuza başlayacaksınız. — Wise Man

Bear İçin Silahlanma

Öykü ilerlerken, Babydoll’un hayalleri, onu ve diğer kızları, Wise Man’in Babydoll’a kendilerini esir edenlerden kaçmak için bulması gerektiğini söylediği tılsımları—bir harita, ateş, bıçak ve gizemli bir beşinci nesne— elde etmek için götürdüğü muazzam derecede farklı dünyalarda, yaşayan ölü ordularından ejderhalara ve sayborglara kadar çeşitli düşmanlarla dövüşmeleri gerekir. Elbette ki bu düşmanlarla savaşmaları için kızların tepeden tırnağa silahlı olması ve aralarında tam otomatik M4 saldırı tüfeği, çeşitli ağır ve hafif makineli tüfekler, Remington 12 kalibre tüfekler, barutlu tabancalar, çeşitli tabancalar, 1. Dünya Savaşı’ndan kalma kasaturalar, enli kılıçlar ve bir savaş baltasının da bulunduğu geniş bir silah yelpazesi taşımaları gerekmektedir.

“Sucker Punch” için yaratılan en karmaşık silah, Babydoll’un eline ilk geçirdiği silah olan samuray kılıcı. Uzun denemelerden sonra, dekor amiri Jimmy Chow’un yönetimindeki tasarım ekibi çapı Emily Browning’in küçük ellerine ve cüssesine uygun şekilde daraltılmış katana kabzasına ve wakizashi bıçağına sahip bir silahta karar kıldı. Kılıç, yağlanmış kahverengi deriyle kaplanmış ve kaymayı önleyen, zımpara kâğıdına benzer özelliğiyle Japonların tercih ettiği siyah vatos derisinden elle işlenmiş bir tsuba, bir başka deyişle kılıç muhafazası ve elle yapılmış bronz menuki, derinin altına saklanmış efsunlardan oluşuyordu. Saya, bir başka deyişle kın filmde yer alan bir başka önemli simge olan kar taneleriyle süslenmiş lake ağaçtan yapılmıştı ve Babydoll’un deri omuz askısına bağlanması için altın örme bir kuşağa sahipti.

Kılıcı yapmak işlevsellikten öte bir tasarım konusuydu; Zack Snyder kılıcın yanlarına, kronolojik olarak okunduğunda “Sucker Punch”ın tüm öyküsünü anlatan simgelerin işlenmesini istedi.

Browning özellikle bu ayrıntıyı çok çekici buldu. “Tüm öykünün, Baby’nin kılıcında anlatılması bana çok ilginç geldi; çünkü kaderini daha en baştan belirlemiş oluyor,” diyor. “Tüm hikâye ellerinde… sadece bunun farkında değil.”

Sanatçı Alex Pardee’nin tasarladığı semboller, kılıç başına 40 saatlik bir süreç gerektirdi. Film için birbirinin eşi iki kılıçla birlikte, dublörlü dövüş sahneleri için çeşitli alüminyum ve bambu kopyalar yapıldı.

Snyder “Sadece silahlar arasında değil, öykü anlatımında da önemli yere sahip olan bu parça için herkesin ortaya koyduğu tasarım ve işçiliğe gerçekten hayran kaldım” diyor. “Bu hem uygulamada hem de estetik olarak tamı tamına kafamda oluşturduğum ve filmin ihtiyacı olan şeydi. Bir filmde bulmak için aramanız gereken, ama bulduğunuzda çok şeyi açıklayan sembolik dokunuşları çok seviyorum.”

Yönetmenin sembolizm isteği, kızların çoğunun silahlarının, her karakterin gerçek dünyadaki haliyle ilgili olacak şekilde değiştirilmesini gerektiriyordu. Örneğin Blondie’nin savaş baltası ve tabancası karakterin alamet-i farikası kalp deseniyle süslenmişken, Babydoll’un Colt .45 tabancasında ilk başta Babydoll’un evinde görülen doldurulmuş tavşan gibi, öyküde ortaya çıkan anahtar sembollerle süslenmiş ve Japon kızların cep telefonlarında kullandıklarına benzer incik boncuklarla donatılmıştı. Burada, gençliğin ve masumiyetin sembolleri—tavşan, bebek ayıcık—masumiyeti kaybedişin simgeleri haline gelir: bir kum saati ve ok saplanmış bir kafatası.

Filmdeki kimi önemli silahlar gerçek değil, özel ve görsel efekt ürünüydü; bunlardan en belirgini 8 metrelik, makineli tüfek kullanan bir Meka’dır. Japon animasyonlarından ilham alan ve gökyüzüne roket atabilen bu iki ayaklı, zırhlı savaş aracı büyük oranda görsel efekt amiri John “D.J.” Des Jardins tarafından hazırlandı; sadece Jamie Chung’ın canlandırdığı Amber’ın içine gireceği gerçek bir pilot kabini inşa edildi.

Meka heybetli ve korkutucu bir makine olsa da, Snyder ve tasarımcılar mizah duygusunu kaybetmeyerek, makinenin önüne savaşta yıpranmış pembe bir tavşan ve “Dikkat! Kadın şoför!” anlamına gelen Japonca karakterler kondurdular—bu sözler, Amber Meka’nın çoklu cephane kemerlerini ateşlediğinde epey ciddiye alınması gereken bir uyarıya dönüşür.

Dünyalarımızda kaybolabiliriz, gerçek olduklarına inanabiliriz. — Sweet Pea

Hayal Dünyalarına Hayat Vermek

Babydoll arkadaşlarıyla birlikte hayal dünyalarında savaşa girmeden önce, Brattleboro, Vermont’taki Lennox Akıl Hastaları Dinlenme Evi’ne gelir. Akıl hastanesi ve diğer gerçek mekânlar için Vancouver, Kanada’daki stüdyolarda setler inşa edildi. Prodüksiyon tasarımcısı Rick Carter, setleri tasarlarken, Babydoll’un gerçek ve hayali dünyalarını bir araya getirmek ve böylece her bir setin farklı senaryolar için yeniden düzenlenmesine olanak sağlamak istedi.

Yapımcı Deborah Snyder, “Dikkatli bakarsanız, örneğin Lennox Akıl Hastanesi’nde kullanılan bir kemerli yolun, ejderhalı sahnede ve genelevde de yer aldığını görürsünüz,” diyor. “1. Dünya Savaşı hayali, akıl hastanesinin şeklini taklit eden, yanmış br katedralde başlıyoruz.”
Carter, “İlgimi en çok çeken şey, ister katedral, ister şato isterse tapınak olsun, Babydoll’un gittiği her yerin, akıl hastanesinin iç ve dış mimarisini yansıtmasıydı,” diyor. “Karamsar renk paleti, camlardan içeri giren ışık huzmeleri bile bu hassasiyeti ima ederek, farklı yerleri ilişkilendirerek, bilinçaltınızda sizi aynı zihiinsel mekâna koyarak Babydoll’un başına gelenleri mecazi olarak anlamanızı sağlıyor.”

Bu görsel benzerlikler, Babydoll’un gerçekle hayal arasında kurduğu paralellikleri ima ediyor. “Babydoll’un hayal dünyası, gerçek dünyadan ilham alıyor,” diyor Deborah Snyder, “böylece hastanedeki tiyatroya girdiğinde tipik amatör tiyatro dekorlarını—bir tren, bir şato, yanmış bir arazi, bir Japon bahçesi—gördüğünde, hayal gücündeki fantastik yerler tetikleniyor. Ancak bunlar sadece rüya gördüğünüzde olacak şekilde çarpılıyor ve her şey kafanızda, her zaman doğru olmayacak şekilde birleşiyor.”

Carter ve görüntü yönetmeni Larry Fong birlikte çalışarak, filmin “gerçekliğinde” meydana gelen sahneler için bile bulanık bir zaman mekân hissi oluşturdu. Öykü 1960′lı yıllarda geçiyor ama diyor Fong, “Saç, makyaj, gardrop ve set dekorasyonundaki kimi ipuçları haricinde, 60′lı yıllara benzediğini söyleyemem. Bir zamandan ziyade zamana karşı koyan bir zihniyet oluşturmaya çalıştık. Bu, belli bir onyılı yansıtmaktan daha önemliydi.”

Babydoll’un hayalleri zamanda ve mekânda başıboş dolaşır ve filmin görsel teması bu yolculuğu yansıtır. Filmin görünüşü, izleyicinin hislerini ortaya çıkarıp yönlendiren ham duygular oluşturma amacını taşır. Fong “duygusal, rahatsız edici, neyin gerçek neyin hayal olduğunu anlayamayacağınız bir şey yaratmak istedik,” diye ekliyor.
Fong, bunu elde etmek için yapılanları anlatıyor: “Bol miktarda ayna kullanarak ikili gerçeklik, illüzyon, kendine dönüş temasını yansıtan görüntüler oluşturduk. Belleğinize ihtiyaç duyduğunuzda, size nasıl hizmet ya da ihanet eder?

Hepimizin olaylara dair anıları vardır ama bir fotoğrafa baktığınızda, hatırladığınız gibi olmadığını görürsünüz; algı ve gerçeklik bulanıklaşır. Fİlmi bir yandan bunu işliyor: algı nedir, hayal gücü nedir, anı nedir, sahte anı nedir?”

Yönetmen Zack Snyder için, filmin estetiğini desteklemek, görsel “doğruluktan” çok daha önemliydi. “Akıl hastanesinin acımasız dünyasında güzelilği bulmak özellikle çok önemliydi çünkü bana göre, bu filmin güzelliği belki de en ilginç çelişkisini oluşturuyor—kasvetli ama buna rağmen görsel açıdan insanı kendine esir eden bir öykü.”

Snyder “Sucker Punch”ın özünün tam olarak bu çelişkilerde, imgelerin ve öğelerin, gerçeklik veya popüler ikonografi tarafından dayatılan şeylerle sınırlanmayacak şekilde bir araya gelmesinde yattığını söylüyor. Kıyafet tasarımcısı Michael Wilkinson, özellikle filmin “geleneksel olarak itaatkâr kadın arketiplerinin bu inanılmaz derecede dominant, çok güçlü kadın aksiyon kahramanlarıyla birleştirilmesi” yönündeki paradoksu cazip bulduğunu belirtiyor. “Arketipler konusunda ipuçlarını birleştiren çizimler yapmaya başladım hemen—Hizmetçi kepi ya da liseli kız yakalığı ve atkısı ile, savaş görmüş bir askerin silüeti ve detayları.”

Wilkinson şöyle açıklıyor: “Film için araştırma yaparken geniş ölçekli bir kaynak taraması yaptım. Müzik videoları ve bilgisayar oyunlarından 16. yüzyılda yapılmış dini bir tabloya kadar ister tarihi, ister pop kültür olsun tüm dönemlerden ve her türlü kaynaktan yararlandım.”

Wilkinson arada sırada geriye doğru da çalıştı; örneğin kahramanların dövüş giysilerini burlesk kıyafetler olarak yeniden oluşturdu. “Dünyalar arasında bağ kurmak çok eğlenceliydi; böylece öykünün her bir katmanı arasında zekice yapılmış görsel referanslar, izleyiciyi olası temalar ve paralellik gösteren mesajlar konusunda düşünmeye sevk edecek küçük bağlantılar oluştu. Bence bu, yolculuk boyunca izleyiciye yardımcı oluyor.

İster akıl hastanesinin yerlerini temizlemek ister fütüristik bir hızlı trendeki bombayı etkisiz hale getirmek; kızların ölümle yaşam arasında bir define avına çıkmalarının nedeni, onları özgürlüklerine kavuşturacak nesneleri toplamaktır—bir harita, ateş, bir bıçak, bir anahtar ve mantığı, hedefi ve büyük fedakârlığı simgeleyen bir gizem. Bu yolculuğu yansıtmak isteyen Snyder ve yaratıcı ekipleri, izleyiciyi bir tür görsel define avına çıkarmak istedikleri için, filme hem parlayan hem de Babydoll’un hayallerinin öğeleri olan semboller serpiştirdi.

Dünyalar arasındaki bu bağlantılar, aralarında önemsiz görünen dekorların da bulunduğu, çok sayıda özel tasarım ürünü öğe gerektiriyordu. Örneğin, Babydoll’un talihsiz kız kardeşinin odasındaki oyuncaklar beklenmedik şekilde karanlık ve ürkütücüdür; sahip oldukları tuhaf ifadeler, Babydoll’un zihnindeki karmaşanın brir yansımasıdır. Bir hastabakıcının ucuz ve ejderha motifiyle süslenmiş zararsız çakmağı, daha sonra şato sahnesinde kızların savaştığı ejderha olarak ve daha da önemlisi, Babydoll’un kaçma girişiminde önemli rol oynayan, ejderha işlemeli el yapımı bir altın çakmak olarak ortaya çıkar.

Buradan kaçacağım, serbest kalacağım. — Babydoll

“Sucker Punch”un Müziği

Babydoll’un hastanedeki yaşamıyla gerçek dünyadan kaçmasını sağlayan hayalleriarasındaki geçişi müzik sağlar—Madam Gorski bir şarkı koyar, Babydoll gözlerini kapatır ve uzaklaşırken çevresindeki herkesi beraberinde götürür. Böylece“Sucker Punch”ın soundtrack’inin her seferinde doğru ruh halini tam olarak yansıtması gerekiyordu. Yönetmen Zack Snyder, müziği hazırlamaları, öykünün çeşitli gerçekliklerinde doğru notaya vuracak bir şarkı seçkisi oluşturmaları için Marius de Vries ve Tyler Bates’le işbirliği yaptı.

“Bence sinemanın en güçlü ve önemli öğelerinden biri müziktir,” diyor Snyder. “Babydoll hayallerine dans yoluyla girdiği için, bu filmde yer alan müzik çok daha önemliydi.”

“‘Sucker Punch’ kaçış ve umut, hayal gücü yoluyla kurtuluş temalarıyla rüya gibir bir film,” diyor Snyder’la ilk kez bu filmde çalışan de Vries “Müziğin bu temalarla güçlü bir bağa sahip olması gerekiyordu. Pek çok durumda, Zack orijinal müzik yerine şarkı kullanmamızı, böylece sözlerin karmaşık sahnelerde yol göstermesini ve Babydoll’un aklından geçenleri aydınlatmasını istedi. Bu gerçekten hoş bir mücadeleydi.”

Bates’le birlikte, de Vries ve Snyder, öykünün hem aksiyon hem de psikolojik yönünü yansıtacak, geleneksel bir film müziğinin işini yapacak şekilde kullanılabilecek, çağrışım yaratan ama aynı zamanda tanınan eserleri seçtiler. “Sweet Dreams (Are Made of This)” şehvetli ve melankolik bir şekilde yeniden düzenlendi ve filmin müziklerine iki şarkıyla daha katkıda bulunan Emily Browning tarafından seslendirildi.
“Emily’nin şarkı söylemesi—özünde karakterin filmdeki durumunu şarkılarla yorumlaması—ilginç bir doku, gerçek bir rezonans ve derinlik sağlayarak müziği görsellere başka türlü bu kadar açıkça tanımlamayacak şekilde bağladı,” diyor de Vries.

de Vries, çekimler arasında oyuncuyla birlikte çalışmak için sete portatif bir kayıt düzeneği getirdi ve şansın yardımıyla, piyanosu olan, sessiz bir köşe bulabildi. “Çok yıpranmış, ayarsız, neredeyse kullanılamaz haldeki bir enstrümandı,” diye gülümsüyor, “ama o mahvolmuş piyanoyu çalarark kaydettiğimiz ‘Asleep’in ilk versiyonunun apayrı bir cazibesi olduğu ortaya çıktı. Emily’nin o gün okuduğu ilk dizeler, kayıt sonrası ve miksaj süreci boyunca olduğu gibi kaldı; açılış dizeleri, hemen hemen şarkıyı ilk söylediği hali; zor koşullara rağmen, harika sonuçlar elde ettik.”

Filmdeki oyuncular tarafından seslendirilen bir başka şarkı, bitiş kredilerinde duyulan, Carla Gugino ve Oscar Isaac düeti “Love is The Drug”dı. Film ayrıca 60′lı yıllara ait, insanın peşini bırakmayan, psikedelik şarkı “White Rabbit”i de içeriyor. İki şarkı da orijinal şarkıya Snyder ve ortak senaryo yazarı Steve Shibuya tarafından eklendi.

“Zack ‘Sucker Punch’ın konusunu ilk kez anlattığında, ‘White Rabbit’in filmin bir parçası olmasını istediğini anlattı,” diye anımsıyor şarkıda gitar çalan Bates. “Bunun nasıl işleyebileceğini düşünme fırsatı buldum; çekimler başladığında, Babydoll’un kafasından hayaldeki göreve nasıl gelişmesini istediğini görebildim. Çok Ruhani bir şekilde başlıyor kızı dans havasına sokuyor ve kızlar görevi aldıktan, makineli tüfeklerle ve diğer silahlarla daldıktan sonra, şarkı epik, zengin, orkestra ve korolu bir cümbüşe dönüşüyor.”

Daha sert parçalara ek olarak, ekibin seçtiği bazı tempolu ve sarsıcı şarkılar arasında “Search and Destroy” ve Queen’in “I Want It All” ve “We Will Rock You” parçalarının bir potburisi de vardı.
Bates, “Her şeyi perdedeki aksiyonu ve Zack’ın filmde iletmek istediği temaları destekleyecek şekilde seçtik” diyor.

“Müzik, bastırılmış duyguları ifade etmenin çok önemli bir yolu,” diyor Deborah Snyder. “Marius ile Tyler’ın filme kattıkları, Zack’in başlangıçtan beri öngördüğü özelliklerdi”

Zac Snyder, “Bu filmdeki kızlar muhteşem, o yüzden soundtrack’in de muhteşem olması gerekiyordu,” diyor. “‘Sucker Punch’ın her yönüyle beklenmedik bir film olmasını istedim—Babydoll’un ve diğerlerinin yaşadıklarındaki görüntüler, duygular ve sesler. Bence bu filmdeki müzik harika bir sürpriz oldu ve öyküyü, sadece müziğin yapabileceği şekilde yani insanoğlunun yaşadıklarının bir parçası olan, ilkel bir şey olarak anlatmaya yardımcı oldu.”

Yönetmen: Zack Snyder
Oyuncular: Emily Browning, Abbie Cornish, Jena Malone, Vanessa Hudgens, Jamie Chung, Carla Gugino,Oscar Isaac, Jon Hamm
Senaryo: Zack Snyder, Steve Shibuya
Prodüksyon Tasarımı: Rick Carter
Görüntü Yönetmeni: Larry Fong
Kurgu: William Hoy
Kostüm Tasarımı: Michael Wilkinson
Türkiye Dağıtımı: Warner Bros. Türkiye
Gösterim Tarihi: 15 Nisan 2011

Londra Bulvarı – London Boulevard

Londra Bulvarı - London Boulevard

Mitchel (Colin Farrell) hapisten yeni çıkmıştır. Geçmişini geride bırakmak ve yeni bir hayata başlamak istemektedir. Eski hayatına geri döneceğini düşünenlerden gelen teklifleri kabul etmez. Bunların yerine ünlü bir oyuncu olan Charlotte (Keira Knightley) ile çalışmaya karar verir. İş olarak başlayan ilişkiler aşka döner. Ancak bu arada Mitchel’in geçmişi peşinden gelmektedir. En sonunda Mitchel hayatını geri kazanmak için mücadele etmeye karar verir.

Yönetmen: William Monahan
Oyuncular: Keira Knightley, Colin Farrell, Anna Friel, Jamie Campbell Bower, Ray Winstone
Senaryo: William Monahan
Görüntü Yönetmeni: Chris Menges
Türkiye Dağıtımı: Pinema Film
Gösterim Tarihi: 15 Nisan 2011

Winnie the Pooh

Winnie the Pooh

Walt Disney Animation Studyoları, “Winnie the Pooh” ile 100 Dönüm Ormanı’na geri dönüyor. Özgün bölümlerin sonsuz çekiciliğine, zekâsına ve hevesine sahip bu yepyeni film, felsefik “ufak beyinli ayıcık” ile arkadaşları Tigger, Tavşan, Piglet, Baykuş, Kanga, Roo ve kuyruğunu kaybetmiş Eeyore’yi tekrar bir araya getiriyor.

“Ne yapsan da o gün bir türlü kazanamadığın günler vardır ya? Öyle bir gün yaşadın mı Eeyore?” diye sorar Pooh. Baykuş, ekibi, Christopher Robin’i hayali bir suçludan kurtarmak için çılgın bir göreve yollar. Bal aramaya çıkan Winnie, çok yoğun bir gün geçirir. A. A. Milne’nin Disney klasiği kitaplarındaki üç hikâyeden esinlenen, el çizimi “Winnie the Pooh” Avrupa ve Latin Amerika sinemalarında 2011 yılının ilkbaharında gösterime girecek. ABD gösterim tarihi 15 Temmuz 2011. Türkiye’de de aynı tarihte gösterime girdi.

Filmden Notlar

Deneyimli Disney animasyoncusu/hikâyecisi/yönetmeni Burny Mattinson (1974 yapımı “Winnie the Pooh and Tigger Too!”nun baş animasyoncularından) dinamik genç yönetmen ikilisi Stephen Anderson ve Don Hall liderliğinde, baş hikâye ressamlığı görevini üstlendi.

Yönetmen Stephen Anderson, animasyon filmler “Meet the Robinsons” (Robinson Ailesi) ve “Journey Beneath the Sea”nin idaresini üstlenmişti. “Brother Bear” (Ayı Kardeş) ve “The Emperor’s New Groove,” (Şaşkın İmparator) filmlerinde hikâye süpervizörlüğü yaptı. Ve 2008’in ödüllü filmi “Bolt”ta hikâye ressamı oldu. Yönetmen Don Hall, Walt Disney Animation Studios’un deneyimli hikâye ressamlarından. Filmleri arasında The Princess and the Frog,” (Prenses ve Kurbağa), “Meet the Robinsons,” (Robinson Ailesi) “Brother Bear,” (Ayı Kardeş), “Home on the Range,” (Kahraman İnekler) “The Emperor’s New Groove” (Şaşkın İmparator) ve “Tarzan” yer alıyor.

“Winnie the Pooh”da, 100 Dönüm Ormanı’na yeni sesler de katılıyor: Craig Ferguson (“The Late Show with Craig Ferguson”), Tom Kenny (“SpongeBob SquarePants” – Sünger Bob ve Kare Pantolon) ve Bud Luckey (Pixar kısa filmi “Boundin’in yönetmeni).

Oyuncu / müzisyen / şarkıcı / şarkı yazarı Zooey Deschanel (Indie halk grubu, “She & Him”) sevilen Winnie The Pooh tema şarkısının özel bir versiyonunu seslendiriyor.

Londra doğumlu A.A. Milne (1882-1956), beğenilen yazar ve oyun yazarı, Winnie the Pooh ve Christopher Robin (Milne’in oğlunun adı verilmiştir) hakkında iki kitap ve birkaç şiir kaleme aldı. Kitapları aslında toplama hikâyelerden oluşuyor. Bunların üçü, filme ilham verdi.

A.A. Milne’in oğlunun oyuncak ayısı, sevilen karaktere ilham verdi. Çocuk, ayısının adını, Londra Hayvanat Bahçesindeki Kanada siyah ayısı Winnie’nin ismini verdi. Pooh, beraberce karşılaştıkları bir kuğunun adıydı.

Yapım ekibi, Milne’in kitaplarını yazdığı ve gerçek Christopher Robin’in yaz tatillerini geçirdiği Ashdown Ormanı’nı ziyaret etti.

Tony ödüllü şarkı yazarı Bobby Lopez, ve karısı Kristen, Pooh ve arkadaşları için altı yeni şarkı yazdı. Bunlara “The Tummy Song,” “A Very Important Thing To Do,” “Everything Is Honey,” “The Winner Song,” “The Backson Song” ve “It’s Gonna Be Great” de dâhil. Lopez, “The Wonder Pets”in bazı bölümlerinin de müziklerini yaptı ve bu sayede 2006 yılındaki Gündüz Emmy® ödüllerinde, Müzik Yönetmenliği ve Kompozisyonu dalında üstün başarı ödülünü kazandı.

Yönetmenler: Stephen Anderson, Don Hall
Seslendirme Kadrosu: Jim Cummings, Craig Ferguson, Tom Kenny, Travis Oates, Bud Luckey, Jack Boulter, Kristen Anderson-Lopez
Türkiye Dağıtımı: UIP Filmcilik
Gösterim Tarihi: 15 Nisan 2011

Çığlık 4 – Scream 4

Çığlık 4 - Scream 4

Scre4m’de kişisel gelişim kitapları yazarı olan Sidney Prescott (Neve Campbell), kitabının tanıtım turunun son durağı olarak Woodsboro’ya geri döner. Artık evli bir çift olan Şerif Dewey (David Arquette) ve Gale (Courteney Cox-Arquette) ile tekrar iletişime geçen Sidney, kuzeni Jill (Emma Roberts) ve teyzesi Kate’i (Mary McDonnell) de ziyaret eder.

Ne yazık ki Sidney’in yeniden ortaya çıkışı Hayalet Maske’nin de geri dönmesine sebep olur. Sidney, Gale, Dewey, Jill ile arkadaşları ve nihayetinde tüm kasaba artık tehlike altındadır.

1990’larda yeni bir korku filmi akımının öncülüğünü yapan SCREAM – ÇIĞLIK serisinin yeni bölümünün senaryosu yine Kevin Williamson’a ait. Yönetmen koltuğunda da önceki üçlemenin usta yönetmeni Wes Craven oturuyor. Kasta eklenen çarpıcı isimlerse Kristen Bell ve Anna Paquin.

Oyuncular; Neve Campbell, Courteney Cox-Arquette, David Arquette, Emma Roberts, Hayden Panettiere, Rory Culkin, Anthony Anderson, Adam Brody, Mary McDonnell, Marley Shelton, Nico Tortorella, Marielle Jaffe, Kristen Bell, Anna Paquin, Lucy Hale, Shanae Grimes, Aimee Teegarden and Brittany Robertson…

Yapın Notları

Bundan 10 yıl önce en son Scream 3 – Çığlık 3’te karşımıza çıkan Hayalet Maskeli Katil geri dönüyor. Serinin ilk üçlemesinin yönetmeni Wes Craven koltuğundaki yerini tekrar alıyor, senarist Kevin Williamson da ona eşlik ediyor. Geçen bu zamanda Kevin Williamson’ın The Vampire Diaries’e imza attığı takipçilerin dikkatinden kaçmamıştır.

Kastta büyük bir değişiklik olmasını istemeyen yapımcılar Neve Campbell, David Arquette ve Courteney Cox ile yeniden anlaştı. Geçen zaman içinde karakterlerin hayatlarında değişiklikler ve gelişmeler olmuştur pek tabi ki. Sydney, kişisel gelişim yazarı olmuş, imza günleri için bir tura çıkmıştır. Gale ve Dewey artık evli bir çifttir. Scream 4’ – Çığlık 4’ ün hikâyesi de bu üç ana karakter çevresinde belirlenecektir. Eklenen yeni genç karakterler hikâyeye renk katacak.

Amerika ve Türkiye vizyon tarihi 15 Nisan 2011 olarak belirlenen Scream 4 – Çığlık 4 filminin çekimleri korku filmleri ustası Wes Craven yönetiminde Haziran ayında Michigan’da başladı.

Yapımcı Bob Weinstein uzun bir zamandır serinin devamını yapmak niyetindedir ve geçen 10 yılın yeterli bir ara olduğuna karar verirler. Yapılan açıklamalara göre Scream 4 – Çığlık 4’ ün peşi sıra iki film daha yapılarak ikinci üçleme de tamamlanacaktır.

Yönetmen Wes Craven ve yapımcı Bob Weinstein filmin sloganını “We decade. New Rules. – Yeni 10 yıl. Yeni kurallar.” olarak belirlemişler. Bunun sebebi filmi yapmaya karar verdiklerinde yola çıktıkları fikir. “Biz bir sinema akımı başlattık. Aynı akımı sürdüren toplamda üç tane film çektik. Aradan 10 yıl geçti. Sinema gelişti. Korku filmi türleri çeşitlendi. Her yıl pek çok filmin devam filmleri ya da remake’ leri yapılıyor, biz de yaptık. Fakat bu sefer hepsinden farklı yeni bir film yapma derdindeyiz. Akımın ana kuralları sabit kalacak ama bambaşka bir film izleyeceksiniz.” diyor Wes Craven.

Filmin hikâyesi, üç ana karakterin geçmişte yaşadıkları olaylar karşısında hayatlarını nasıl şekillendirdikleri üzerinde gelişiyor. Hayalet Maskeli Katil’in tekrar hayatlarına girmesiyle de olay örgüsü başlıyor.

Yönetmen: Wes Craven
Oyuncular: Neve Campbell, Courteney Cox-Arquette, David Arquette, Emma Roberts, Hayden Panettiere, Adam Brody, Mary McDonnell, Marley Shelton, Kristen Bell, Anna Paquin
Senaryo: Kevin Williamson
Görüntü Yönetmeni: Peter Denig
Türkiye Dağıtımı: UIP Filmcilik
Gösterim Tarihi: 15 Nisan 2011

Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Bizim Büyük Çaresizliğimiz, lise yıllarından beri yakın arkadaş olan, 30’lu yaşların sonundaki iki adamın, Ender ve Çetin’in dostluğunu konu alıyor. Uzun yıllar hayatları farklı yönlere giden iki yakın arkadaş, Çetin’in yıllar sonra Ankara’ya dönmesiyle çocukluk hayallerini gerçekleştirir ve aynı evde yaşamaya başlarlar. Tam birlikte yeni bir hayat kurmuşlarken, yurtdışında yaşayan arkadaşları Fikret Türkiye’de tatildeyken bir trafik kazası geçirir ve annesiyle babasını kaybeder. Almanya’ya geri dönmesi gereken Fikret, Ender ve Çetin’den, Ankara’da üniversite öğrencisi olan kız kardeşi Nihal’in okulunu bitirene kadar, yani iki yıl boyunca, onlarla kalmasını ister.

Birlikte yaşama hayalleri tam gerçekleşmişken üçüncü birinin eve gelmiş olması ilk başlarda Ender ve Çetin’i rahatsız eder. Ölümlerin travmasını atlatamayan Nihal de onlarla iletişim kurmak istemez, ama zamanla birbirlerine alışırlar. Aralarında ev merkezli üçlü bir yakınlık oluşur; beraber vakit geçirmeye ve bundan hoşlanmaya başlarlar. Bir süre sonra kaçınılmaz olan gerçekleşir; Ender ve Çetin, birbirlerinden habersiz bir şekilde Nihal’e aşık olurlar. Bu ortak aşklarını fark etmeleri, Ender ve Çetin’i birbirinden uzaklaştırmayacak, tersine onların dostluğunda yeni bir sayfa açacaktır.

Yönetmen Görüşü

“Bizim Büyük Çaresizliğimiz”, Ankaralı yazar Barış Bıçakçı’nın aynı adlı romanından yapılacak bir uyarlama. Yazar romanında yer yer, tüm iyi edebiyat örneklerinde olduğu gibi, sadece edebiyatın kuşatabileceği, sinema diline dönüştürmenin nerdeyse imkânsız olduğu alanlarda gezinmekle beraber, roman bir bütün olarak büyük bir sinematografik potansiyel barındırıyor. Barış Bıçakçı’yla beraber, bu potansiyeli açığa çıkarmanın en doğru yolunun, iki önemli noktaya sadık kalmak şartıyla, mümkün olduğunca serbest bir uyarlama yapmaktan geçtiğini düşündük ve uyarlamayı ona göre yaptık.

Sadık kalmaya çalıştığımız bu noktalardan birincisi, başından sonuna tüm romana hâkim olan, varlığı çok belirgin ama tarifi zor, girift bir hissiyat: Geçmişin tekrar edilemezliğinin hüznüyle, imkânsız aşkın burukluğunun, ihtiyarlara has bir vefa duygusuyla, sınırsız dostluğun verdiği huzurun, sinizmin sınırında bir alaycılıkla, tüm eksiklik ve eziklikleri sarıp sarmalayan bir şefkatin tuhaf bir karışımı. Kitaptan süzülüp gelen bu özgün ama tutarlı duyguyu filmde yeniden yaratmaya çalışmak benim açımdan kitabın ruhunu filme taşımak anlamına gelecek.

Sadık kalmaya çalıştığımız ikinci nokta romanın ana teması. Görünüşte aynı kıza âşık olan iki arkadaşın öyküsü olmakla beraber, kitaptan alınmış şu cümle romanın ana temasını açık ediyor: “İnsan severken basit sınıflandırmaların sınırlarını değil kendi sınırlarını görür, kendi sınırlarında dolaşır, kendi sınırlarına değer.“

Bu filmin, temasıyla bağlantılı olarak, asıl sorusu şu olacak: “İnsanlar arası ilişkilerde bir sınır var mıdır? Varsa nerede durmaktadır?” Ben bu sorunun cevabını, sezgisel olarak hissetsem de, tam olarak veremiyorum ve zaten cevabını bildiğimiz soruların da sinemaya uygun olmadığını düşünüyorum. Her aşamada bana yol gösteren bir düsturum var: Bana göre sinema hayatı taklit etmemeli ama en az hayatın kendisi kadar serbest olmaya çalışmalıdır.

Yönetmen: Seyfi Teoman
Oyuncular: İlker Aksum, Fatih Al, Güneş Sayın, Taner Birsel, Baki Davrak, Mehmet Ali Nuroğlu, Cem Özeren, Ilgaz Kocatürk
Senaryo: Barış Bıçakçı, Seyfi Teoman
Görüntü Yönetmeni: Birgit Gudjonsdottir
Kurgu: Çiçek Kahraman
Kostüm Tasarımı: Tuba Ataç
Sanat Yönetmeni: Nadide Argun
Yapımcı Şirket: Bulut Film
Türkiye Dağıtımı: Tiglon Film
Gösterim Tarihi: 15 Nisan 2011

Yaşam Şifresi – Source Code

Yaşam Şifresi - Source Code

Çok gizli bir askeri operasyondan emekli olan helikopter pilotu, kendisini Source Code ile bambaşka zor bir görevin ortasında bulur. Zekice, çevik bir aksiyon gerilim sunan Source Code / Yaşam Şifresi zaman ve mekanla ilgili algılarımızı da sorgulayıp zorluyor. Parmak ısırtan ayrıntılar ve kalp sıkıştıran cinsten bir şüphe ile örülen filmin yönetmeni ‘Moon’ filminden de tanıdığımız Duncan Jones.

Kaptan Colter Stevens (Jake Gyllenhaal) hız treninde uyanır ve buraya nasıl geldiğine dair hiçbir fikri yoktur. Karşısında Christina (Michelle Monaghan) adlı kendinin tanımadığı ama belli ki kadının kendini tanıdığı birisi oturmaktadır. Tuvalette kendine sığınacak yer ararken aynada kendi yerine başkasının yansımasını görmesiyle şok olur ve cüzdanında da bir sınıf öğretmeni olan Sean Fentress’ın kimliği vardır. Aniden trenin içinde büyük bir patlama meydana gelir.

Hemen ardından Colter yüksek teknolojili bir tecrit birimine gönderilir ve uniformalılardan Goodwin (Vera Farmiga) onun gördüğü herşeyden haberdar gibidir. Colter Chicago’da bir treni havaya uçuran ve daha binlercesini de öldürmeyi planlayan bombacıyı saatler öncesinden tarif edebilmek için yüksek-önemlikli bir göreve atanır. Çok gizli bir program olan ‘yaşam şifresi’ sayesinde Colter paralel bir gerçeklikte Sean olarak davranabilmektedir.

Trene her dönüşünde Colter’ın bombacının kimliğini tanımlayabilmesi için sekiz dakikası vardır. Her seferinde yeni deliller toplasa da avı onu atlatmayı başarır. Daha fazla bilgi aldıkça, bu ölümcül faciayı önleyebileceğine daha çok inanır – elbette zaman onun önüne geçmezse…

Yapım Hakkında

Karmaşık bir kurmaca olarak kaleme alınmış, görsel açıdan özgün ve zorlayıcı bir tasvirle sunulan Yaşam Şifresi izleyiciyi bilimadamlarını dahi büyülüyen, onyıllardır kurmaca yazarlarının da ilgisini çeken bir dünyaya sürüklüyor: zamanda yolculuğa…

Daha once yapımcılık yaptığı filmler arasında 2012 ve Saving Private Ryan da olan yapımcı Mark Gordon, senarist Ben Ripley’e zamanda kısa aralıklarla yolculuk edebilen bir kişi yaratma fikriyle gitti. “Ben bana mükemmel bir film fikriyle gelmişti.”diyor Gordon. “Altı aydan bir yıla kadar bir sürede beraber senaryoyu geliştirdik. Biriyle işbirliği yaptığınızda beklediğiniz çok güçlü fikirleri olan ama aynı zamanda size de dinleyip dikkate alacak birisiyle çalışmaktır; ve o da Ben idi. Çok güçlü fikirleri var ve bunlara sımsıkı sarılıyor.”

Senaryo geliştikçe Philippe Rousselet (Vendôme Pictures’ın CEO’su ve filmin yapımcılarından biri)ın da dikkatini çekti. “Senaryoyu çok beğendik,” diyor Rousselet. “Ticari bir değeri de olan böyle özgün bir hikaye bulmak çok zor. Çok dahiyane, sofistike bir aksiyon-gerilim, aynı zamanda eğlenceli de. Olaylar izleyiciye karakterle iyice aşina oldukça sunuluyor ve bu da daha eğlenceli kılıyor. Her gün böyle bir senaryoyla karşılaşma şansınız olmuyor.”

Yaşam Şifresi - Source Code

Ripley’in aklındaki zamansal sıralamayla ilerlemeyen ve bilimkurgusal dönemeçleri olan bir film. “Bir hikayeyi geleneksel yollardan anlatmayan filmlerden çok etkileniyorum.” diyor. “Farkettim ki zaman yolculuğunda ilk deneyimler çok da heyecanlı olmuyor. Yüzyıllarca öteye değil, birkaç dakika veya saat öncesine ancak gidilebiliyor. Bu teknolojinin ancak bir laboratuvar deneyinde kazaara ortaya çıkabileceğini ve Savunma Departmanı tarafından el konulacağını düşünürüz. Halen ne yapacaklarını bilmiyor ama deneylere devam ediyorlar. Görevini tamamlaması için sadece sekiz dakikaya sahip olması bir aciliyet de katıyor çünkü toplayacağı bilginin bir limiti var.”

Senarist, zaman yolculuğunun bir gün gerçek olabileceğini öne sürmeye niyetli. “Zamanda yolculukla ilgilenen bilimadamlarının bahsetmekten en çok hoşlandığı kısım geleceğe yolculuk. “Işık hızına yakın hızda yol aldığınızda saatinizi yavaşlatmayı başarabiliriz, bu da gelecekte hareket edebilmenizi sağlar. Geçmişe yolculuk ise daha problematic ve tam olarak nasıl işleyeceğini bilmediğimiz bir durum. Fiziğe gore geçmiş değiştirilemez. Öneri olarak parallel evren ortaya atılır; bizimkine eş ama kopya bir gerçeklik. Yaşam Şifresi başka bir gerçekliğe sekiz dakikalık bir sure için geçebilme şansı sunuyor.”

Senaryoyu Ripley ile geliştirdiğimizde, Gordon, Kaptan Colter Stevens’I oynaması adına oyuncu Jake Gyllenhaal’a gönderdi. “Jake ile The Day After Tomorrow’da beraber çalışmıştık,” diyor Gordon. “İrtibatta kalmaya devam ettik ve beraber yapabileceğimiz bir film düşünüyorduk. Senaryo için çok heyecanlıydı ve farklı fikirlerle doluydu. Jake bu filmin oluşumunda çok önemli bir rol oynadı.”

Filmin çoğunluğu Chicago’ya giden ve her gün binlerce yolcu taşıyan banliyo treninde geçiyor. Fakat bu yolculardan biri için bu sıradan günlerden biri olmayacak. Amerikan Ordusu’nda bir Karaşahin helikopter pilotu olan Colter Stevens zorlu bir görevdedir. “Kendini bir sabah bir trende bulur ve oraya nasıl geldiğine dair hiçbir fikri yoktur.,” diyor Gyllenhaal. “Karşısında Christina (Michelle Monaghan) adlı kendini tanıyormuş gibi davranan bir kadın oturmaktadır. Bu da aklını iyiden karıştırır. Sonra da aynada kendi yansımasını görür ama gördüğü kendisi değildir.”

Dakikalar sonra Colter anlar ki trene gelecekte birkaç saat ileri gönderilerek gelmiştir. “Filmdeki karakterler için bile yaşam şifresi tam olarak bilinir değildir.” diyor Ripley. “Yaşam Şifresi dünyasından ayrıldığımızda ne oluyor. Biz gitmeden once de var mıydı? Bilemiyoruz.”

Zamanda yolculukla ilgili kült film Donnie Darko’da da oynayan Gyllenhaal, filmin önermesinden etkilenirken, karakterinin barındırdığı oyunculuğunu zorlayacak zorluklardan da etkileniyor. ,“Zaman kavramından çok etkileniyorum, o yüzden işin o kısmını irdelemeyi çok seviyorum,”diyor oyuncu. “Colter’ı anlamak için özümsemem gereken çok şey vardı, özellikle ön-yapım sürecinde. Genel olarak tekrar ve tekrar yaşamak durumunda kaldığı sekiz dakika yayında takılı kalıyor.”

Başrol olarak anlaşmaya imza atan Gyllenhaal yapımcılara, ilk filmi Moon ile kendisini çok etkilemiş olan yönetmen Duncan Jones’u önerdi. “Moon ilk anından sonuna kadar çok etkileyiciydi,” diyor. “İzledikçe Duncan’ın film dilinin ne kadar akıcı olduğunu farkettim. Hikaye anlatımı o kadar çevik ki, hemen onunla çalışmayı düşündüm.”

Gordon Moon’u izleyip Gyllenhaal’un önerisi üzerine Duncan Jones ile görüştü. “Moon’da tek bir actor ve tek bir mekanı o kadar iyi kullanmış ki,” diyor Gordon. “Filmimizin büyük çoğunluğu tren ve arabada geçiyor olsa da, klostrofobik bir his vermiyor. Çok fazla olup biten var.”

Jones’un Moon filminde orijinal ve tamamıyla inandırıcı bir dünya yaratabilme yeteneği onun seçilmesinde büyük etken oldu diyor Rousselet. “Duncan kendine özgü görsel dünyasını da projeye kattı. Mükemmel bir yapımcı ve çok güçlü bir hikaye anlatıcısı ve bud a Yaşam Şifresi için tam ihtiyacımız olan şeydi. Duncan görsellik konusunda olduğu kadar aktörler ve hikaye anlatımında da tutkuyla çalışan biri. Bu anlamda bütüncül bir yönetmen.”

Yaşam Şifresi’nun zaman, kimlik ve insane yön arayışında Jones’ın ilk filmine gore farklar var. “Duncan gerçekliği bir nebze değiştirerek sunmaya ilgili,” diyor Gyllenhaal. “Aynı zamanda bilinçaltının derinlerinde inmesini biliyor. İki filminde de başta kayıp birisini ve sonrasında içinde bulundukları garip durumdan çıkmanın yollarını arayan birini görüyoruz. Ne yapıyor olduklarını ve neden orada olduklarını anlamaya çalışıyorlar.”

İlk filmiyle ne kadar övgü ve ilgi çekmiş olsa da Jones başta başka bir bilimkurgu filmi daha yapmak istemiyordu. “Ama senaryoyu çok sevdim. Çok sıkı yazılmış ve hareketli bir hikaye. Aynı zamanda Jake Gyllenhaal’un da hayranıyım. Onunla çalışma fırsatını kaçırmak istemedim.”

Yönetmen belli olduğunda Gyllenhaal ile hemen fikir alışverişine başladılar. İkisinin de senaryonun ne yöne gideceğine dair güçlü fikirleri vardı. “İnanılmaz bir işbirliği geliştirdik,” diyor Jones. “İlk başta masaya yatırdığımızdan daha fazla espri anlayışı da ekledik ve bu beni çok memnun ediyor. Aşk hikayesi de daha güçlü ve dokunaklı bir hal aldı, o kadar ki seviyesini ben de film çekilirken farkettim.”

Jones için bilimsel verilere dalmak her ne kadar önemliyse de, anlatım üzerine yoğunlaşmayı tercih etti. “Kendime o tarafa yönelmeye daha çok izin verseydim hikaye anlatımını engellemiş olacaktım.” diyor. “Felsefe ve bilimde azımsanmayacak bir evveliyatım var, o yüzden önerilen üzerinden gitmek daha doğru gibiydi. Kuralları ve hikayenin kurallar dahilinde nasıl anlatılacağını kavramıştım ama aklımın orada takılmasına izin vermedim.”

Hikayenin çözülümü her bir yaşam şifresinun çözülmesiyle gelişiyor. “Puzzle gibi çözülüyor olması oldukça etkileyiciydi,” diyor Jones. “Mesela mekan sayısı oldukça kısıtlı ve hepsi bir şekilde kendi içinde kapalı yerler. Karakterleri birbirinden ayırırken geri döndürdüğünüzde farkı farketmelerini nasıl sağlayabilirdik? İnce geçişler olsa da? Zorluğun bir kısmı dab u evrimi sağlamak oldu. Film ilerledikçe bir çok şey aydınlığa çıkıyor.

“Hikayenin güzel yanı sürekli yeni bir şey keşfetmenizi sağlaması.,” diyor Jones. “Colter her bir tekrara ya da filmdeki adıyla ‘yaşam şifresi’na daha fazla bilgiyle dönüyorç Herbir seferinde duruma yeni birşey ekleniyor. Zorlandığımız nokta her bir şifresi nasıl akılda kalıcı tutup izleyiciye onları hikayeyle bağlantılı tutacak birşey vereceğimizdi.”

Yaşam Şifresi yeni tür bilimkurgu hikaye anlatımının öncül örneklerinden diyor yönetmen. “Espri anlayışı ile bilimkurgu öğelerinin birleşmesi filmi farklı ve çekici kılıyor. İzleyici hikayenin mantığı ya da bilimsel yanı içinde boğulmak zorunda değil. Bu süreci takip edebiliyor olmalı yeterli.”
Zorlu puzzle’ları seven izleyici için film fazlasını sunuyor. “İzleyicinin yarısı aşk hikayesi aksiyon ile tatmin olacaksa diğer yarısı da hikayenin sonundan ve o noktaya gelişinden memnun olacak.” diyor Jones. “Sanırım herkesi çekecek bir yanı var.”

Gordon’a göre izleyicinin beğeneceği bir öğe daha var, “Bu filmi özel kılan çok fazla aksiyon içermesi ve aynı zamanda mükemmel bir gerilimi olması.” diyor yapımcı. “Eğlenme beklentiniz olan bir filmin vaadlerini karşılayabiliyor. Fakat sonunda perdeler kapandığında insanların sinemadan bu gerilimden haz duyarak çıkıyor olmalarını ve hayatlarının ne kadar değerli olduğunu düşünüyor olmalarını diliyorum. Sekiz dakika da olsa, bir ömür de olsa tadını çıkarmanız gerekiyor. Hepimiz kötü günler yaşadık ama hayat büyüleyici bir güzellikte. Kulağa çok duygusal gelebilir ama filmden çıktığınızda bir minnettarlık hissediyorsunuz çünkü Jake’in karakteri hayatta ikinci bir şans yakalıyor.”

Yönetmen Duncan Jones
Oyuncular: Jake Gyllenhaal, Michelle Monaghan, Vera Farmiga
Senaryo: Ben Ripley
Yapımcılar: Mark Gordon, Phillipe Rousselet, Jordan Wynn
Görüntü Yönetmeni: Don Burgess
Türkiye Dağıtımı: Tiglon Film
Gösterim Tarihi: 8 Nisan 2011

Son Gece – Last Night

Son Gece - Last Night

Cazibeye karşı koyabilir misin?

Sadakatsizlik nedir? Sevişmek? Flört etmek? Aklından geçirmek? New York’lu mükemmel çift Joanna ve Michael, Michael’ın çekici ve işveli bir arkadaşıyla çıktığı iş gezisi sonrası aldatmak, pişmanlık ve arzu üzerine acı bir biçimde kafa yoracaktır. Ama bunun sonucunda Joanna eşini suçlayacak ve başkasının kollarına itecek, sonra da kendisine hâlâ âşık olan eski erkek arkadaşıyla öylesine buluşacaktır. Bu işin sonu nereye varacaktır?

İran asıllı Amerikalı senarist Massy Tadjedin’in ilk yönetmenlik denemesi olan bu romantik dram, 2010 Toronto Film Festivali’nin kapanış filmi oldu. İzleyicilerden olduğu kadar eleştirmenlerden de olumlu övgüler alan filmin başrollerinde “Pirates of the Caribbean” filmlerinin güzel oyuncusu Keira Knightley ile “Avatar”dan tanıdığımız genç aktör Sam Worthington, Latin güzeli Eva Mendes ve Fransız oyuncu Guillaume Canet kamera karşısına geçti.

Yönetmen: Massy Tadjedin
Oyuncular: Keira Knightley, Sam Worthington, Eva Mendes, Guillaume Canet, Stephanie Romanov, Justine Cotsonas, Griffin Dunne
Senaryo: Massy Tadjedin
Yapım Tasarımı: Tim Grimes
Görüntü Yönetmeni: Peter Deming
Kurgu: Susan E. Morse
Türkiye Dağıtımı: Tiglon Film
Gösterim Tarihi: 8 Nisan 2011

Şeytanın Oteli 3 – Fritt Vilt 3

Şeytanın Oteli 3 - Fritt Vilt 3

Jotunheimen 1976, Stehøe dağ oteli bir dizi gizemli olaydan sonra iflâs halindedir. Ailesi, oğullarını, başına gelen belâlardan sağ salim kurtardıktan sonra kilit altında tutmaktadır. Ancak bir gün birşeyler olur. Resmi kayıtlara göre çocuk dışarıda oynarken bir buz yarığına düşmüştür ve ailesi onu ararken çığın altında kalmışlardır. On yıl sonra, davayı araştıran polis bazı şeylerin göründüğü gibi olmadığını farkeder. Şimdi altı genç insanla birlikte geri dönüş yolundadır. Nasıl bir belâyla karşı karşıya olduklarına kuşku yoktur, ancak korku dolu anlarla yüzleşeceklerdir.

Yönetmen: Mikkel Brænne Sandemose
Oyuncular: Ida Marie Bakkerud, Kim S. Falck-Jørgensen, Pål Stokka, Julie Rusti, Arthur Berning
Senaryo: Peder Fuglerud, Lars Gudmestad
Prodüksiyon Tasarımı: Lina Nordqvist
Görüntü Yönetmeni: Ari Willey
Kurgu: Wibecke Rønseth
Kostüm Tasarımı: Kjell Nordström
Müzik: Magnus Beite
Türkiye Dağıtımı: Duka Film
Gösterim Tarihi: 8 Nisan 2011

Rio 3D

Rio 3D

Uçmayı hiç öğrenememiş evcimen bir papağan olan Mavili (Blu), sahibi ve en yakın arkadaşı olan Linda ile Minnesota’nın Moose Lake şehrinde konforlu bir hayat sürmektedir. O güne dek Mavili’nin Makav kuş türünün son örneği olduğunu düşünen ikili, Rio de Janeiro’da Harika (Jewel) isimli bir dişi makavın yaşadığını öğrenince çok uzaktaki bu egzotik diyara doğru yolculuğa çıkar.

Rio’ya varmalarından kısa bir süre sonra beceriksiz birkaç hayvan taciri tarafından kaçırılan Mavili ve Harika, tacirlerin elinden bir grup Riolu kuş tarafından kurtarılır. Yeni arkadaşlarının da desteğiyle hayvan tacirlerine karşı gelmeye çalışan Mavili için artık uçmayı öğrenmenin ve en iyi arkadaşı Linda’ya geri dönmenin bir yolunu bulmak için gereken cesareti kazanmanın zamanı gelmiştir.

Ice Age (Buz Devri) serisinin yapımcılarından ve yönetmeninden “Rio”, evcil ve türünün son erkek örneği olan bir kuş olan Mavili’nin, dişi makav kuşu Harika’yı bulmak Minesota’dan Rio’ya yaptığı yolculukla başlayan çılgın bir macerayı, Rio’nun renkli, karnavalımsı dünyasıyla sunuyor. Buz Devri ekibinin filme özel karakterizasyon ve 3D teknolojisi ile yarattığı film, son dönemin en başarılı, komik ve aksiyon dolu animasyonları arasında. “Rio” Amerika’dan da önce 08 Nisan’da Türkiye’de vizyona giriyor.

Filmin Rio Karnavala’nı anımsatan müzik dolu yapısını bir üst noktaya taşıyan Brezilyalı müzik efsanesi Sergio Mendez, film soundtrack’iiçin dewill.i.am (Black Eyed Peas), Jamie Foxx, Bebel Gilberto, Taio Cruz, Ester Dean, Siedah Garrett, Jemaine Clement, ünlü Brezilyalı perküsyoncu Carlinhos Brown ve film müziklerine yaptığı bestelerle tanınan John Powell ile çalıştı.

Yönetmen: Carlos Saldanha
Seslendirme Kadrosu: Anne Hathaway, Jesse Eisenberg, Jemaine Clement, Leslie Mann, Tracy Morgan, Rodrigo Santoro, George Lopez, Jamie Foxx
Senaryo: Don Rhymer, Joshua Sternin, Jeffrey Ventimilia, Sam Harper
Türkiye Dağıtımı: Tiglon Film
Gösterim Tarihi: 8 Nisan 2011